92 YAŞINDA GENÇ: BİR CUMHURİYET ÖĞRETMENİ

 

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına

Çünkü ömür dediğin şey hayata sunulmuş bir armağandır

Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

 

Şair Ataol Behramoğlu’nun dizelerinde olduğu gibi hakkını vermeli yaşamın. Size masal tadında gerçek bir yaşam öyküsü anlatacağım.

 

12465609_920543248066145_1080363507_o
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

12465681_920543298066140_1407824747_o
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

 

Hikâyemiz acıklı Balkan Harbiyle başlıyor. Bulgaristan’dan göç etmek zorunda kalan bir aile. Ya Bulgaristan’da kalıp katledilecekler ya da mallarını mülklerini bırakıp bilinmeyen başka bir kader yolunu seçeceklerdi.

Büyükanne, bir kız bir oğlan iki çocuğuyla Bulgaristan’dan Edirne’ye, oradan İstanbul’a geliyor. Ormanlarda ağaç yaprakları yiyerek, derelerden, çeşmelerden su içerek, dilenerek geçiniyorlar. Türkiye’ye dönüyorlar. Büyükanne bir köşkün kapısını çalıyor. Dikiş bildiğinden köşke çocuklarıyla yerleşiyor. Evleniyor, 2 çocuğu daha oluyor. Kahramanımızın annesi 13 yaşında evlendiriliyor. Dayısı askeri okula yazdırılıyor. İstiklal Savaşı çıkınca dayısının okul hayatı bitiyor, öğrenimi yarım kalıyor.

Üç kız kardeşin en büyüğü olarak dünyaya geliyor. Anne – baba erken ölüyor. Büyükannenin diğer eşinden olan oğlu olan, üvey dayısı, kız kardeşlere bakıyor. İstanbul Çapa Öğretmen Okulunu ve 1947’de de Fransız – Türkçe Gazi Eğitim Enstitüsünü bitiriyor.

 

12458766_920542968066173_1825043476_o
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

 

 

2 yıl Aydın Ticaret Lisesinde öğretmenlik yapıyor. Antalya’yı bir filmde görüyor. Gelmek istiyor ve şansını zorlayarak geliyor. 1952 de Antalya Kız Enstitüsünde çalışırken Fransız hükümeti stajyer istihdam etmek için sınav açıyor. Kazanıyor. Paris’te 3 ayrı üniversitede 2 yıl staj yapıyor.

Staj bitince Antalya Lisesine geliyor. Sanat okulu, Kız Enstitüsü, Antalya Ortaokulu… Birçok okulda öğretmenlik yapıyor. Okullar arasında gidiyor geliyor. Araç yok, okullar çok uzak… Dayısı ona bir bisiklet alıyor. Bisikletler taşıt sınıfına girdiğinden plakası bile var ve vergi ödüyor. ”İlk pantolonla bisiklete binen bayandım. Müdürle çok tartıştık, kızlar da formanın altına pantolon giyiyorlar diye. Kötü örnek oluyorsun dedi. Benim başka türlü bisiklete binmem mümkün değildi”.

Aksu Öğretmen Okulunun müzik öğretmeni askere gidince okul müzik eğitiminden mezun veremeyeceği için öğretmenimiz cumartesi geceden gidiyor okula. Yatakhanede kalıp Pazar günleri üç ayrı sınıfa müzik dersi veriyor. Okul o yıl mezunlarını veriyor.

Burada düşündüm düşündüm. Sizler de düşünün öğretmen ve eğitimin şu an varlık içinde nerelere geldiğini. Şimdi en pahalı özel kolejlerde müzik haftalık bir saat ve bir enstrüman bile öğrenmiyor çocuklar, çoğu zamanda boş geçiyor.

Kardeşlerine ilkokul diploması aldırtıyor. “10’luk sistemde 4 verir bırakırdım 5 vermezdim. Müdür geçir derdi. Ben de çok basit Fransızca soru sorardım. Onu bile anlamazdı, nasıl geçireyim derdim. Çok sıkı bir öğretmendim.”

Erkek Sanat, Kız Enstitüsü ve Aksu Öğretmen Okulu öğrencileri ile ilk folklor gecesini düzenlemiş. Her okulun temsil kolu başkanları ile hazırladıkları kızlı erkekli horonları tepmişler. Hazırlıkları daha tatlı bir hikâye: Sivil savunma dersine giren asker öğretmen askerlerden horon bilenleri geceleri getiriyor. Askerler öğrencilere yöresel oyunlarını öğretiyorlar. Aksu öğretmen okulundan enstrüman bilen öğrenciler, kız enstitüsünün atölyesinde yapılan yataklarda uyuyorlar. Çalışmalar bir kış devam ediyor. Karaoğlan Parkı, Belediye Düğün Salonunda yapılan gösteri Mayısta 3 gece dolup taşıyor. Çok beğeniliyor.

“İlk folklor gecesiydi. 1952-1962 balolar temsiller çok mutluyduk. Çok çalışırdık ama çok da eğlenirdik. Sürekli danslı müzikli olurdu gecelerimiz” diyor.Kafamı yastığa koydum mu mutlu uyurdum. Şimdi Türkiye’nin bugünkü durumumda uykum kaçıyor.”

Her gün iki gazete okuyor. Aydınlık ve Yeniçağ. Ulusal Kanal ve Bengü TV izliyor. Burada da düşünelim: Yaş 92. Tarih 28 Aralık 2015. (Bugün ne giysemmm???? O ses Türkiyeeee). Ve onun vatan için uykuları kaçıyor…

 

Sizi buradan biraz da başka yerlere, öğretmenimizin güzel mi güzel, renkli özel hayatına götürmek istiyorum.

12458768_920544608066009_511608491_o
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

 

Aydın’da çalışırken kurtlarla ilgili bir belgesel izliyor. Jack Landon’un Kurt Kanı kitabını okuyor. Roman, Yavrularının üstüne kapanan bir kurdun bıçaklanışıyla bitiyor. İçine kurt sevgisi düşüyor. Köpekle kurdun kırması bir hayvan besliyor.

Yıllar sonra Antalya lisesinde Fransızca, “kurdun ölümü” şiirini işliyor. Öğrencilerden birisi “eğer kurdu öldürmezsek bizim koyunları yiyor” diyor. Gündoğmuş’lu öğrencisi baharda babasının ve arkadaşlarının kurtları ininde öldürüp, yavruları uçurumdan attıklarını anlatıyor. Öğretmenimiz yavrulardan birisini istiyor.

Kurt yavrusu Mayısta kulakları eğik, mavi gözlü, kesekâğıdının içinde geliyor. Okulda bir kalabalık. Kurt! Kulakları eğikti. Önceki kırma kurdun da kulakları sonradan dikildi.

Öğrencisi: Babam size gönderdi beni sınıftan geçirecekmişsiniz.

Öğretmenimiz: 15 gün sonra sınav var. Eğer sınavdan geçersen kurdu alırım.

“Babası başka bir meslektaşımdan 15 gün ders aldırtıyor. Sınavdan 60 alıyor öğrencim. Doğrulamak için sözlü yapıyorum, geçiyor. Kurdu eve getiriyorum. Biberonla süt veriyor, su veriyorum. Boynunu bağlaması çok zor oluyor.

Kurdun adı Zeyno oluyor. Zeyno komşuları ürkütüyor. O canavar olur, seni yer diyorlar. Öğretmenimiz de Zeyno’ya, komşularının zarar vereceğini düşünerek Fransızca öğretiyor. O zamanlar 64 evden oluşan, müteahhit tarafından dolandırılan ve yıllarca üstündeki ipoteği ödemekle geçirdiği barınaklardaki evinde çalılıların arasına kurduyla yaşıyor. 64 ev inşaat halinde. Rum işçiler 3 evi bitirmişler. Kura çekiliyor. Ve bitmiş evlerden birisi öğretmenimize çıkıyor. Yıllarca ipotek borçlarını ödüyor. Zeyno’yla 3 yıl yaşıyor. Zeyno, anne olamadığı için üzüntüden felç oluyor ve ölüyor. Ben her işimi şarkılar söyleyerek yapardım. Zeyno’mun ölümünden sonra sesim çıkmadı. Üzüntüden sesim küstü diyor. Kurdunun belgeselini çekiyor. Fransa’da yayınlanıyor.

 

12443676_920544668066003_1723087598_o
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

12443691_920543111399492_334467302_o
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

 

 

Sonra 3 güvercin yavrusu alıyor. Kaçmasınlar diye telden pencere yapıyor. Bir hafta telden besliyor. Sonra teli açınca güvercinler alışıyor. Zamanla çok güvercini oluyor. Yumurtalarını yiyor. Çok üremeleri gün geçtikçe problem.

Kendi çizdiği güvercin evini yaptırıyor. Güvercinleri çok mutlu ve çoğalıyor. Ispartalı komşusundan Eğirdir’de bir güvercin parkının yapılacağını öğreniyor. Yerini iyice yaptırıp kontrol ettikten sonra güvercinleri götürüyor. Bir yıl güvercinleri kapalı tutmalarını söylüyor. Posta güvercini olduğu için eninde sonunda evlerine geri dönerlermiş.

 

12436640_920545454732591_790424460_o
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

12438878_920545648065905_1791467031_o
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

 

Güvercinlerim ve Pekin ördeklerim suda yıkanırdı. Havuzumda kırmızı balıklarım vardı. Kedilerim vardı. Hiç evlenmek aklıma gelmedi. Kardeşlerime baktım. Öğrencilerim oldu.

Ama sıcacık, tatlı mı tatlı, bal badem bir öğretmen. Tüm bahçesi çiçeklerle dolu. Kalp pili olmasına rağmen Antalya’nın o muhteşem Ağustos sıcağında bile bahçesiyle ilgilenmiş. Bahçıvanı var ama ona sadece kışın, Ocak ayında budamasını yaptırıyor. Kendisi tarif ediyor. Sabah egzersizlerini yapıyor. Faturalarını bile çarşıya gidip kendisi ödüyor. Gazetelerini okuyor. Bulmaca çözüyor. Ve tüm bunları bana anlatırken soluksuz takılmadan günü gününe yılı yılına anlatıyor.

12443662_920545461399257_1330973056_o
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

12449769_920545594732577_1878171651_o
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

12465454_920545581399245_2077310593_o
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

12465542_920545258065944_1574169461_o
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

 

Son olarak sizi çok şaşırtacak bir şey anlatacağım.

Öğretmenimiz doğduğunda anne sütü almıyor. Doktor çiğ keçi sütü içirin diyor. Biberona koyuyorlar. İçmiyor. Çaresiz büyükanne ve annesi çözümü komşunun keçiyi evin içine getiriyorlar. Hayvanın önüne ot koyuyorlar ve keçi otu yerken öğretmenimiz keçi sütünü içiyor. 2,5 yaşına kadar süren bu süt emme sağlığına yansıyor. Hiç hasta olmuyor. Hayatta hiç yılmadım. Galiba keçi gibi inatçı oldum diyor. Şaşkınlığımdan sevinçle kahkahayı basınca, karşılıklı gülme krizine giriyoruz.

Doğanın içinde bir şehirli… Daha o kadar güzel hikâyeleri var ki! Ben biraz kırparak anlattım. Gerisini de siz hayal edin.

 

12449561_920544348066035_1609210520_o
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

 

Author: Nihal Küpeli

Ziraat Mühendisi, gezgin, doğasever.

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share This