DEMOKRASİ DENİNCE AKLIMA NE GELİYOR? (1)

Okulda bize demokrasinin ne olduğunu anlattıklarını pek hatırlamıyorum. Yanılmıyorsam parlamenter sistem, seçimler, kimler seçilir kimler seçilemez gibi işleyiş hakkında birtakım bilgiler verildi.

Daha biraz aklım ermeye başlayınca seçimlerle iktidara gelen Demokrat Partiyi karamaları ve o partinin de akıl almaz uygulamalarını gördüm. Her öğle bülteninde radyodan “Vatan Cephesine” katılanlar diye neredeyse bir saat boyunca isimler okunduğunu duydum ve gün geçtikçe sinir olmaya başladım. Henüz 16 yaşındaydım. Hatta bir seferinde askerler bizi kovalayana kadar bir protesto mitingine de katılmıştım. 27 Mayıs 1960 darbesini Abay Alparslan Türkeş’in sesinden duyunca ben çok sevinmiştim ama annemlerde bir korku hâsıl olmuştu. O zamanlar askeri darbelerin demokrasiyi katletmek olduğunu anlamıyor ve bilmiyordum. Hele Köpek Davası, Bebek Davası gibi o zaman bile inandırıcı olmayan suçlamalarla Başbakan ve iki bakanın idam edilmesi, bir bakanın pencereden atılması beni sarsmıştı. Oysaki kendimi Demokrat Parti iktidarına muhalif zannediyordum.

Demokrat Partili tutuklulara yapılan muameleyi de çok sonraları duyunca, bu darbeden nefret ettim. Başbakanı İstanbul’a getiren bir pilot albayın, mahkûmları nasıl sille tokat uçağa bindirdiğini övünerek anlatması, bugün dahi devam eden cephelere bölünmüş Türkiye’yi temsil ediyordu.   

Annemler savaşın yıllarca sürdüğü Uzak Doğu’da yaşamışlar, Türkiye’ye göçünce güvende olacaklarını varsaymışlar. Ancak başta 6-7 Eylül 1955 olaylarını Kurtuluş’ta bizzat yaşamış ve büyük korkuya kapılmışlar, şimdi ise askeri darbe ile tekrar bir belirsiz ortamda kalmışlardı. Ben ise propagandanın etkisi ile ne onların yaşadıklarını anlayabiliyor ne de cehaletim dolayısıyla siyasi şartları yorumlayabiliyordum.

Her neyse, askeri darbe iki yıl sonra sona erdi ancak istikrar pek tesis edilemedi. Neden derseniz, büyük şehirlerde o dönemin adı ile örfi idare (sıkıyönetim) ilan ediliyordu. Çünkü 1963 yılında kurulan “Tukay Gençlik Kulübü” adlı derneğimizin yapacağı büyük toplantılar için Haydarpaşa’daki Örfi İdareden izin almaya defalarca gittiğimi hatırlıyorum.

1967-1971 üniversite yıllarım ise solcu öğrencilerin sıkça Fen Fakültesi tarafındaki salonda “forumlar” düzenlemesi ve sınıfları basarak “haydi arkadaşlar foruma” diyerek öğrencileri dersten çıkarmaları, hocaların korku dolu yüzlerinin hatırımda yer etmesiyle geçti. 8 Haziran 1970’te ise Coğrafya katında son sınıf öğrencisi Yusuf İmamoğlu’nun öldürülmesi bana şok yaşatmıştı. Ertesi gün o kattan geçtiğimde koridorun kurumuş kanla kaplı olduğunu görüp, bir insandan bu kadar kan çıkmasından dehşete düşmüştüm. 

1971 Haziran’ında ise son sınavlarıma girdikten bir gün sonra tekrar öğrenci olayları yüzünden üniversite kapandı. Benden sonra sınava girenler, dolayısıyla Eylül dönemi mezunu olmuşlardı.

1971’in tatsızlıkları bitmemiş, sol militanların İstanbul’da İsrail Baş Konsolosu El Rom’u kaçırmaları yüzünden şehirde sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş ve ev ev aramalar yapılmıştı. Derneğimizin eski başkanı Rifat Muhtesip’i bile tutuklamışlardı. Bir müddet onun izini bulamamış ve hayatı için çok endişeye kapılmıştık. Uzak Doğu’dan Türkiye’ye göç eden bizler, beklediğimiz huzuru da gerçek demokrasiyi de bulamamıştık.

1972 yılında Özgürlük Radyosundan iş teklifi alarak Almanya’da çalışmaya başlayınca Türkiye sorunlarından uzaklaşmış olduk. Ancak yazları bir aylığına İstanbul’a geliyorduk. Münih’te iken kolaylıkla Ludwig Maximillian Üniversitesine kaydımı yaptırmıştım. Şimdi artık Türkiye’den mezun olanlar için kabul şartları böyle değil. Ancak işim el vermediği için 1,5 yıl kadar devam edebildim.

Bu arada solcu bilinen Başbakan Bülent Ecevit, koalisyon partneri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’la birlikte 1974’te Kıbrıs’a asker çıkardı ve ülke ABD ambargosuna maruz kaldı. Bu ekonomiye darbe olmuştu. 1975’ten sonra sağ-sol çatışmaları tekrar patlak verdi. Yazları İstanbul’a geldiğimde fakülteme uğruyordum. Jandarma ve polis işgalindeki koridorlarda bir kovalamacadır gidiyordu. Duvarlara “faşist hocalar” diye pankartların asıldığını görüyordum. Hocamın odasına girip asistan arkadaşlarla sohbet ederken bir-iki genç gelmişti. Ben merdivene çıkmış, tepedeki kitaplara bakmaktaydım. Birden bir silah mekanizması sesi duydum. Ağabey pozisyonundaki “silahla oynama” diye uyardı. Ben ise donmuş kalmıştım. Daha sonra sağ cepheden Kazak kökenli Veli Oduncu adlı ufak bir çocuğun çokça cinayet işlediğini öğrendim. Her iki taraf da reşit olmayan çocuklara silah verip birbirini öldürtüyordu. Sonuçta 12 Eylül 1980 darbesi oldu. Bu ilkinden de (veya üçüncü) katı oldu, çok kişi mağdur edildi.

Almanya’da iken siyasetçilerin birbirine galiz sözlerle saldırdığına şahit olmadım. Zaten seçim öncesi bir iki tanesi çıkardı. Genelde siyasetçiler ekranda gözükmezdi. Federal Almanya’nın ikili, üçlü koalisyonla yıllarca başarı ile yönetildiğine şahit olduk. Çok partili demokrasinin düzenli çalışması için ekonomik istikrar, vatandaşın geçim sıkıntısının az olması ve güvende olduğunu hissetmesi mi gerek? Bunu ileriki yazıda tartışalım.

  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

Author: Nadir Devlet

Prof. Dr., Türk Dünyası tarihi ve uluslararası ilişkileri uzmanıdır. 20 ve 21. yüzyılda Rusya, Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk halklarının geçmişi, bugünü, siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik yapıları üzerinde yoğunlaşmıştır.

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share This