EĞİTİM SİSTEMİMİZİN KARA DELİĞİ: KARNE YA DA SONUÇ ODAKLI DEĞERLENDİRME

 

Öyle tahmin ediyorum ki, bir süre önce alınan karneler birçok ev gezmesinin ya da telefon konuşmasının temel sohbet konusudur. Havadan sudan konuşmaktan bunalan sohbet sahiplerinin tam da sömestr zamanında imdadına yetişir karneler…

Aslında okul çağında çocukları olan anne-babalara daha merhaba demeden sorulan “Karnesi nasıl?” sorusu, dönemsel merak tatmininden öte bir anlamı da içerisinde barındırır:

“Adam olup da kendini kurtarabilecek mi bu çocuk?” tur bu merakın konusu…

Sosyal hareketlilikteki etkisi bakımından eğitimin, Türkiye’de halen en güçlü araç olması apayrı ve uzun yazıların konusu olduğundan, bu konuyu tek cümleyle pas geçerek asıl konumuzdan devam edelim…

Karne sohbetleri, barındırdığı dinamikler itibariyle diğer sohbetlerden çok farklıdır. Örneğin, “Hediyeye Değer Karneler” vardır. Anne-babaların gururlu bakışları eşliğinde misafirlerin değerlendirilmesine sunulan bu karneye verilen en hafif karşılık, kocaman övgü sözcükleridir.

-Ah! Adam olacak bu çocuk!

-Maşallah!

-Pırlanta, pırlanta bu kuzu!

-Doktor çıkıp, nineciğine bakacak; mimar olup dedesine ev yapacak yavrucuğum!”

Bu sözlerin devamında çocuğun kime çektiğine ilişkin yapılan tartışmalar ise paylaşılamayan bu başarıdan pay kapma talihsizliği ile sorunu çocuk gözünde büsbütün bir karmaşıklığa sevk eder.

İmkânlar ölçüsünde cazip hediye ve harçlıkların takip ettiği bu karmaşık sohbetin sahipleri, anlamsız sebep-sonuç ilişkilerinin çocuk dimağında yarattığı temelsiz koşullamalardan habersizce yanlışlıklarına devam ederler.

Bu yanlışlıklar silsilesinin en hazin ve doğal sonucu ise çocukta “çalışma”, “öğrenme” ve “performans” gibi sürece yönelik motivasyon unsurlarının yerini bisiklet, tablet, bilgisayar, itunes hediye çekleri gibi tümüyle sonuca yönelik motivasyon unsurlarının alması ve öğrenmenin doğal heyecanının tümden yok edilmesidir. (Bu konuda sevgili Barış Sarısoy’un “Ödülün Çocukta Öldürdükleri” başlıklı yazısının okunmasını hararetle tavsiye ederim.)

Gelelim diğer karne türüne… Orta düzlemde yer alan bu karnemiz “Çalışınca Düzeltilecek Karneler” dir. Türlü çabalarla sahibi ikna edilerek getirtilen bu karneler, çocuğun sonraki dönemde çok sıkı bir şekilde çalışarak düzeltilmesi tavsiyesiyle kapatılıp, düş kırıklığını (her ne kadar belli edilmek istenmese de) sonuna kadar belli eden bakışlarla küçük sahibine iade edilir. Verilen tavsiyedeki “daha çok çalışma” vurgusu ise daha fazla zamanı çalışmaya ayırmanın ötesinde somut bir anlam ifade etmez çocuklar için. Gerçi yavrucağın hangi alanlarda güçlü olduğu, hangi alanlarda gelişmeye ihtiyaç duyduğu ve bu gelişmeyi hangi somut adımlarla gösterebileceğine ilişkin analitik bir değerlendirme değil aile sohbetlerine, öğretmen-veli görüşmelerine dahi konu olmanın çok uzağındadır. Belki de bu sebepten ötürü “Çalışınca Düzeltilecek Karneler”, kaynaklık ettiği öneriler itibariyle, “en muğlak karne” olma özelliğini taşır.

Sonuncusu ise başarısızlıktaki payın mümkün olduğu kadar başka kişi ya da kişilere ihale edilmeye çalışıldığı, misafirler dışında hiç kimsenin görmek istemediği karnelerdir. Bu karneler çoğunlukla gizli kalır. Çalışma ya da ödevlerle pek işi olmayan çocuklara ait bu karneler sonucunda gelen olumsuz etiketlerin yarattığı tarifsiz ve bunaltıcı hisleri (Lise 2’ de 11 dersinin 7’si zayıf bir öğrenci olarak çok iyi bildiğimi mümkün olduğu kadar küçük puntolarla) ifade etmemde bir sakınca bulunmuyor. (^-^)

Bu farklı karnelerin temellendirdiği sohbetlerdeki ortak ve hazin durum ise şudur:

En başarılı karneden en başarısız karneye kadar, tepeden tırnağa hemen herkes çocuk gelişimini, birçok farklı alanın birleşiminden oluşan bütünsel bir süreç olarak görmemek eğiliminde. Birçok kişi, akademik sonuca meftun olmuş bir vaziyette, çocuğun hangi alanlarda yetenekli olduğuna ve bu yetenekleri geliştirmek için ne yapılması gerektiğine odaklanmanın çok çok uzağında…

Bir diğer talihsizlik ise “Başarı” imgesinin (belki de doğal olarak) hep sonuç kısmıyla toplumsal belleğimizde yer tutuyor oluşu… Muhtemelen çoğumuz, başına düşen bir elma piyangosu sonucunda bulduğu kütle çekim yasasıyla Isaac Newton’u, leğende yıkanırken bulduğu suyun kaldırma kuvvetiyle Arşimet’i, şip şak diye yanan bir ampülle Edison’u belleğimize kodlamışızdır. Ancak bu büyük insanların söz konusu buluşlarını ani bir tesadüfle bulmak bir yana araştırmalara, deneylere, hep daha fazlasını öğrenmeye; tüm bunları yaparken de bizim yaptığımızdan çok daha fazla hataya hayatlarında yer açtıkları için ulaştıklarını bilmeyiz (ya da bilmek istemeyiz).

Biraz araştırdığımızda görürüz ki, bu bilim insanları hata yapmaktan hiç korkmadılar. Binlerce kez hata yaptıkları halde, o zamana kadar yaptıkları hataları asla başarısızlık olarak görmediler. Tersine, sonraki doğru ve başarılı adımlarına kaynaklık etmek üzere bu hataları gayet verimli bir biçimde kullandılar. Buluş süreçlerinde “sonucu” çok önemsemekle birlikte, süreçten de büyük bir keyif alıp, yılmadan çalıştılar. Süreçlerine zarar verebilecek sonuç odaklı dış sesleri duymazdan gelmeyi tercih ettiler (“Olmaz bu iş!”, “Boşuna çabalıyorsun!”, “Dünyayı sen mi kurtaracaksın?”, “Olmuyor işte, ne diye çıpınıyorsun?” v.b). Başka bir ifadeyle, bıkmadan, usanmadan hata yaptılar. Bu kıymetli süreçlerin sonucunda o çok ünlü buluşlarına imza attılar.

Edison’un “Yaşadığınız bu kadar başarısızlık size neler hissettirdi?” diye sorulduğunda “Ben başarısız olmadım ki, sadece ampulün işlemeyen on bin çeşidini buldum.” cevabı;

Bohr’un “Bir uzman, çok dar bir alanda yapabilecek her hatayı yapmış olan kişidir.” sözü;

Sydney J. Harris’in “Yaptığınız şeyler için duyduğumuz pişmanlık zamanla geçer, fakat yapamadığınız şeyler yüzünden duyulan pişmanlığın çaresi yoktur.” sözü;

Ellen Goodman’ın “Yaptığımız hatalar hayatımızın hayati parçalarını, hatta bazen hayatımızın en iyi parçalarını oluşturur.” sözü, hataların” ve başarıya giden süreçlerin” eğitim sistemimizdeki yeriyle ilgili olarak ifade etmeye çalıştığım bakış açısı farkını çok daha net bir biçimde ortaya koyuyor.

“Sonuç” (^-^) olarak, hatalar ve başarıya giden süreçlerle ilgili farkındalıklarımızın zayıf olması nedeniyle eğitim sistemimizde sürece değer vermiyor; öğrenme ve süreç odaklı değerlendirme yerine, beyhude bir çabayla karneler ve merkezi sınavlar gibi sonuç odaklı değerlendirme anlayışını kutsayıp, yüceltiyoruz.

Kıymetli Ziya Selçuk Hocamızın 2011’deki “Eğitimde İnovasyon Forumu”nda yaptığı ve halen geçerliliğini koruyan 15 dakikalık olağanüstü konuşmasından bir metaforla, uzamaya meyleden yazıyı tatlı bir biçimde noktalayalım:

Terzi anlayışıyla sonuca mı, eğitimcilik anlayışıyla gelişime ve geleceğe mi odaklanacağız?

 

Video için görsele tıklayınız:

 

Kapak

Author: Mustafa Göktaş

Share This Post On

1 Comment

  1. Kalemine kelamina sağlık.

    Post a Reply

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share This