EĞİTİMDE PROJE FETİŞİZMİ

​​​

Sizin de dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama son zamanlarda eğitim sistemindeki en önemli tanıtım ve motivasyon unsurlarımızdan biri projeler oldu. Başta sosyal medya olmak üzere hemen her mecrada kalın ve haykıran puntolarla görmeye alışık hale geldiğimiz türlü türlü projelerle sıklıkla karşılaşıyoruz. Adeta bir proje enflasyonuna tanık olduğumuz bu süreçte söz konusu projelerin her geçen gün daha da artarak karşımıza çıkmasındaki temel motivasyonu sorgulamayı zamanı ve verilen emeği önemseyen insanlar için önemli bir sorumluluk olarak görüyorum. Bu sorgulama süreci, göreli olarak keşfedilenler itibariyle hayli ilginç bir yolculuk olsa da gerçek amacı bir soruna çözüm üretmek olan projelerin bu amaçtan uzaklaşıp, çağımızın ruhuna uygun olarak tüketime hizmet eden bir araca dönüştüğünü görünce üzerine bir şeyler yazmak kaçınılmaz benim açımdan hale geldi.

Öğretmenliğe başladığım zamanlar olması sebebiyle mesleki belleğimin miladına karşılık gelen 2000’li yıllardan bu yana büyüklü küçüklü birçok projenin, eski bir MEB danışmanının ifadesiyle, eğitim sistemi içerisinde “Proje Çöplüğü” ne dönüşmesine birçok kez tanık oldum. Acı olan şu ki, bu ibretlik duruma halen gündemimizi meşgul eden büyük ve küçük ölçekli pek çok projelendirme sürecinde rastlamak mümkün. Devam eden veya hazırlanmakta olan birçok projede kamusal yararı hassasiyetle gözeten, analitik düşünen ve dikkatle sorgulayan her benlik için, bu projelerin etki, yarar ve işlerliğindeki temel tıkanıklıkları anlamak çok zor değil.

Özellikle alt bürokrasi kademesi/kurucu/kurucu temsilcisinin, öncülük ettiği çoğu projenin çıkış amacının, kamusal yarardan ziyade çoğunlukla proje sahibinin kişisel tatmin arayışına hizmet etmek arzusu, bazen de kurumsal promosyon yahut kâr arayışının ön planda olması sebebiyle nitelikli ihtiyaç analizi süreçlerinden yoksun olarak başlanıp uygulanan bu projeler, “Birazcık da yolda düzülür.” beklentisiyle birlikte, hazin ve kaçınılmaz akıbetleri olan “Proje Çöplüğü”ne emin adımlarla ilerleyerek hak ettikleri yerlerini alıyorlar.

Peki, nedir büyük motivasyonlarla hazırlanan bu projeleri çöplüğe götüren sebepler?

İlk ve en büyük sebep, projenin ortaya çıkmasındaki temel motivasyonun sosyal bir etki ve yarar ortaya koymaktan ziyade, proje sahiplerinin kişisel tatminlerine hizmet etmek olması. Kolaylıkla tahmin edilebileceği üzere, kişilerin projelere bir kariyer yükselme veya var olan pozisyonu koruma aracı olarak bakmaları, bu tatminin temelini oluşturuyor. Pozisyon kaygısıyla üst yöneticilerden övgü alma arayışı ile hazırlanan bu projeler, kendilerini kurtarıcı, muhataplarını kurban olarak gören sahipleri tarafından aşırı derecede benimsenerek hırslı bir mücadele sürecine dönüştürüldüğünden kişisel bir tatmin sürecinden bir adım dahi ileriye gidemiyor. Durumun farkında olan asıl muhatapları (okullar ve öğretmenler), kendi özel koşulları, ihtiyaçları ve beklentileri sorgulanmadan, baskı ve zorlamayla dahil edildikleri projelerle ilgili hemen her süreci evrak temelli bir kanıt mekanizmasına “ustalıkla” dönüştürerek, “asıl gücün karar verenden ziyade, daima tatbik ve icra edenlerde olduğunu” dikkatli bakan gözlerin önüne sunmuş olsalar da projenin sahipleri çoktan yeni projelerle yeni tatmin süreçlerine yelken açmış oluyorlar. Çeşitli projeleri uygulamayı zorunlu kılıp bu durumu garantiye almak amacıyla okullar veya diğer uygulayıcılardan kanıt olarak istenen fotoğraf veya tutanakların, hiç uygulanmadığı halde birer mizansen yaratılarak uygulanmış gibi geçiştirilmesi ise projelerin iç ve dış güvenirliklerinden ziyade kurumlar arası güven ve iş sahiplenme gibi eğitimdeki çok hayati hususlarda onulması zor ve derin yaralar açıyor. Birçok aşamada kendilerinden fikir alınmayarak edilgenleşen, buna rağmen kürek çekmeye zorlanan “alt paydaşlar”, inanmadıkları projelerde çalışmaktan yorgun düştüklerinden adında proje olan her şeye inançlarını kaybetmiş vaziyetteler. Bu algıyı tersine çevirerek inanç tazelemek, sadece yeni ve gerçekten işe yarar projelerin değil, kurumsal güven ve kurumsal gelişim gibi okullar için hayati önem sahip hususlar için çok talihsiz sonuçlar ortaya çıkmasına sebep oluyor.

Benzer şekilde projeler için olmazsa olmaz olmasına rağmen çoğunlukla hiç
yapılmayan, yapıldığı zamanlarda da proje çıktılarının çok taraflı bir şekilde yorumlanarak verilere takla attırılmasıyla gerçekte olmayan bir etkinin varmış gibi gösterilmeye çalışılan etki analizleri, aslında hiç olmayan sahte proje çıktılarıyla birlikte kurumsal belleğin karanlık dehlizlerinde kaybolup gidiyor. Böylelikle her türlü etik ihlalin son halkası da bu şekilde tamamlanmış oluyor.

“Peki bu durumdan sadece proje algısı mı zarar görüyor?” dediğinizi duyar gibiyim.

Maalesef hayır.

Artırmak mümkün olsa da temel motivasyon açısından kişisel tatmin arayışında birleşen sebeplerin bir sonucu olarak çoğu proje henüz doğmadan ölüyor ve kaçınılmaz olarak amaçlanan etkinin çok uzağında kalarak proje çöplüğünde kendisini bekleyen hazin yerini alıyor.

“Peki, buraya kadar iyi söylüyorsunuz, güzel söylüyorsunuz da çözüm ne?” diyen dostlar için benim temelde oldukça basit bir önerim var. Bu öneri, aslında bilimsel yöntemin de temeli olan veri temelli ihtiyaç analizinden başlayarak güvenilir veri toplama, analiz etme, yorumlama ve eylem planı oluşturmaya dayalı.

Madem eğitim özelinde proje dediğimiz şeyin temel amacı bir soruna çözüm bulmak; o zaman bırakalım da okullar yukarı makamlardan gelen ve kendi gerçekliklerine uymayan elbiseleri giymeye zorlanmak yerine, kendi ölçülerini kendileri belirlesinler ve kendi giyecekleri elbiselerini kendileri diksinler. Okullar edilginleştikleri, özellikle ihtiyaç analizi süreçlerine dahil edilmedikleri projelerde, neyin neden uygulandığının cevabını alamadıkları bu hayati aşamada kendi yanıtlarını verdikten sonra etkisiz figüran olmaktan çıkıp aktör haline geleceklerdir. Sadece projenin temel problemini sahiplenmekle kalmayacaklar, aynı zamanda projenin yürütülmesi için gerekli olan kurumsal ve bireysel motivasyona da sahip
olacaklardır.

Aralarında 500 metreden az mesafe bulunan okulların bile birçok açıdan
farklılaşabileceğini deneyimlemiş bir eğitimci olarak, her okul için standart bir proje/sorun çözme sürecinin işe yaramayacağına çok kez şahit oldum. Bu sebeple projelerden ziyade, başta okul müdürleri olmak üzere, okullardaki tüm insan kaynağı gücünü liyakat be adaletin esas alarak güçlendirilmesine, okulları kendi sorunlarını kendilerinin çözebileceği kurumlar haline getirilmesine, sonrasında da kuşku yerine güveni esas almak gerekiyor. İhtiyaç analizi, güvenilir veriler elde etme, elde edilen verileri temel bilimsel analiz yöntemlerini kullanarak yorumlama ve sonrasında da kurumsal bir bakışla eylem planı oluşturup uygulamaya dayalı bu süreç, şu anki koşullara göre bir ütopya gibi görülse de gerçekleşmesi için sadece sebat ve sabır temelli güçlü bir inisiyatife ihtiyaç duyulduğunu düşünüyorum. Bu noktada sadece devlet okulları için gerekli bir ek olarak, kurumsal bütçe problemleri hususunda iyileştirmeler
yapılmasının önemli bir gereklilik olduğunu da ayrıca not etmekte yarar var.

Author: Mustafa Göktaş

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share This