GAZALİ’DEN BRUNER’E EĞİTİMDE REFORM

Birçoğumuz için pek tanıdık olan bu hikâyeyi Jerome Bruner’in Eğitim Süreci’[1] adlı kitabını okurken yeniden hatırladım ve günümüzdeki eğitimde reform tartışmalarına ışık tutacağını düşünerek yazmaya karar verdim.

 

Hikâyemize Sputnik’le başlayalım.

1957 yılında Sovyetler Birliği’nin Sputnik uzay aracını başarılı bir biçimde uzaya göndererek yörüngeye oturtmaları, tüm dünya ve özellikle Amerika için yepyeni bir dönemin başlangıcı oldu. Sovyetlerin bu başarısı, onlarla rekabette geri kaldığını düşünen Amerika’da büyük bir infial yarattı. Amerikalılar çok geçmeden bu geri kalışın nedenlerini sorgulamaya başladılar.

Sorunların kaynağının eğitim sistemi olduğu düşünülerek, sistemin sorunları üzerine her kesimden geniş katılımlı konferanslar, komisyon çalışmaları ve uygulamalar yapıldı. Bu çalışmaların sonucunu öğretmenin rolü ve öğrenme süreci olmak üzere iki başlık altında toplamak mümkün:[2]

  • Amerikan eğitim sistemi, öğretmen merkezlidir.
  • Amerikan eğitimi, pratik yönlerden ziyade kuramsal yönleri vurgulamaktadır.

 

Bu tespitlerden sonra eğitime ayrılan finansal desteğin de artmasıyla Amerika’da eğitim sistemini dönüştürmeye yönelik pek çok çalışma yapıldı. Bu çalışmalar sırasında önemli sorunlar da yaşandı. Bunlardan birini Yaşar Özden’in aktarımıyla Wildstorm’dan dinleyelim:[3]

Sputnik’in uzaya gönderilmesi ulusal bir paniğe neden oldu. Bunu takip eden bir kaç ay içerisinde okullara Fen Bilgisi Laboratuvarlarında kullanılabilecek malzemeler akmaya başladı. Fakat bu sırada herhangi bir öğretmen eğitimi yapılmadığı için daha sonraki seneler bu pisliği temizlemekle geçti.

 

Bu aksaklıktan sonra,  Amerikalı siyasetçi ve eğitimciler reform çalışmalarına öğretmen nitelikleri ve öğretmen eğitimi konuları da katarak devam ettiler.

 

 

Diğer taraftan, öğrenme, öğretim yöntemleri ve müfredat konuları üzerinde ülkenin pek çok yerinde çok önemli araştırma ve uygulamalar yapılırken, özellikle Bruner’in başkanlığını yaptığı ve on gün süren Woods Hole Konferansı’nın ardından yazdığı sonuç raporu, reform konusunda yapılan diğer çalışmaların sonucuna yönelik ortak bir anlam kazandı[4]:

Eğer bir eğitim programı değişemez, ilerleyemez, yeni şekillere giremez ve öğretmenleri bilgilendiremez ise öğretimi gerçekleştirilen kişiler(öğrenciler) üzerinde hiçbir etkisi olamaz. Program, öncelikle öğretmenler için olmalıdır. Eğer öğrenciler üzerinde etkisi varsa bu, öğretmenler üzerindeki etkisinden dolayı olacaktır. İyi işlenmiş müfredatın hiçbir değişime uğramadan bilgiyi öğrenciye kazandırmasının “öğretmeni sınayıcı” bir yol olduğu öğretisi tamamen saçmalıktır.

 

 

Öğrenme konusunda yapılan çalışmalardan sonra, öğrencilerin en iyi yaşayarak, okul içerisinde ve dışarısında uygulayarak öğrenebilecekleri ve müfredatların bu temel anlayış üzerine kurulması gerektiği fikri benimsendi. Bir bakıma “bilgiyi öğretme” paradigmasından “bilgiyi öğrenme” ve çok sonra da “bilgiyi keşfetme (buluş)” paradigmasına doğru bir geçiş gerçekleşti.[5]

Bu aşamalardan sonra Amerika’nın başta bilimsel gelişim olmak üzere, özellikle Sovyet Rusya ile rekabette gerçekleştirdiği atılımlar hepimizce malum.

 

 

Gelelim yaşadığı dönem ve sonrasında Selçuklu’dan Osmanlı’ya, hatta Ortaçağ Hristiyan filozoflarına kadar birçok kişiyi etkilemiş olan hikâyemizin diğer kahramanı Gazalî’ye…

1058-1111 yılları arasında yaşamış, oldukça üretken bir bilgin olan Gazalî’nin başından geçen şu ilginç olay, ondan sonra gelen birçok toplumun eğitim sistemini etkilemiştir[6]:

Gazalî bir kervanla seyahat ederken haydutlar saldırır, herkesi soyar ve onun da kitaplarını alırlar. Gazalî haydutların reisine yalvararak eserlerini ister: “Size hiçbir yararı olmayacak olan kitaplarımı verin. Ben onları yıllarca çalışarak yazdım.” Haydutların reisi kitapları geri verir, fakat der ki: “Sen nasıl bilginsin? Bilgilerin kitaplara mı bağlı? Demek ki onlar elinden alınınca cahil oluyorsun. Çok yazık!”

 

Haydutun sözlerinden etkilenen Gazalî, Tanrı’nın bir uyarısı olarak gördüğü bu olaydan sonra üç yıl çalışıp, tüm kitaplarını ezberler.

Gazalî tarafından bilginin çalınmasına karşı bir tedbir olarak benimsenen “bilgiyi ezberleme ve öğretme” paradigması, Selçuklu ve Osmanlı eğitim sisteminde hâkim yöntem olarak yüzyıllarca uygulanmıştır.[7]

 

Geçmişten günümüze, Türkiye dahil hemen her ülkenin eğitim sisteminde reform niteliğinde pek çok değişiklik yapılmış olsa da, biz örneklerini verdiğim bu iki paradigma değişikliğini karşılaştırarak, kendimize şu soruyu soralım:

Şu anki eğitim sistemimiz hangi paradigmaya daha yakın?

 

 

 

—————————————————————–

[1] Jerome Bruner, Eğitim Süreci, Çeviren: Talip Öztürk, PegemA Yayınları, 1. Baskı, Şubat 2009.
[2] Enver Tahir Rıza, Eğitim Teknolojisi Uygulamaları ve Materyal Geliştirme, S. 21. Anadolu Matbaacılık, 5. Baskı, 2000.
[3] S. Wildstorm, Business Week, Aktaran: Yaşar Özden, Teknoloji ve Eğitim: Ülke Deneyimleri ve Türkiye İçin Dersler, III. Türkiye’de İnternet Kullanımı Sempozyumu.
[4] Jerome Bruner, age, s. xi.
[5] Ziya Selçuk, Büyük Pencere. http://www.vitaminogretmen.com/ogretmenler-paylasim/dosyalar/dosya-detay/72
[6] Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi, PegemA Yayınları, 9. Baskı, Eylül 2004, s.386
[7] Age, s.387

 

 

Kaynak
Kapak görseli

Author: Mustafa Göktaş

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Share This