İBERİA GEZİSİ – 1: İSPANYA – PORTEKİZ

 

Avrupa’da araba ile uzun ve tempolu bir seyahat istiyorsanız size önerim İber Yarımadası olacaktır. Yani, boydan boya İspanya ve Portekiz. Eğer ilginizi çeken bir giriş olduysa, gelin gezi anılarımda bana katılın.

Araba ile seyahat etmek en zevkli bulduğumuz tatil şeklidir. Aşağıda anlatacaklarım da 7 kişilik bir grup ve kiralık bir minivan ile geçen 20 günden hafızamda kalanlar. Gerekli hazırlıkları tamamladıktan sonra Ağustos sıcağında kendimizi Madrid havaalanında bulduk ve macera başladı…

İnternet üzerinden kiraladığımız aracı havaalanındaki ofisten teslim aldıktan sonra şehir merkezine doğru yola koyulduk.

Otelimize yerleştikten sonra hemen kendimizi Madrid sokaklarına attık ve şehri tanımaya çalıştık. En görkemli yapının Madrid’in dünyaca tanınan bir şehir olmasında payı olduğunu düşündüğüm, futbol takımı Real Madrid’in stadı “Estadio Santiago Bernabeu” olduğunu söylemem gerek.

İlerlerken sırasıyla Plaza de Cibeles, Paseo Del Prado ve Fuente de Apolo’dan geçtik. Buralar çeşmeleriyle , tarihi kapılarıyla ve anıtlarıyla görülmeye değer geniş meydanlar..

Bir başka turistik meydan, Cervantes, Don Kişot ve Sancho Panza’nın heykellerinin olduğu Plaza de Espana.

Ve sonunda şehrin en hareketli meydana ulaştık: Puertoa del Sol, güneş kapısı anlamına geliyor. Birçok kafe restoran, artistik gösteriler yapan sokak sanatçıları, müzik, dans, bolca turist, Madrid halkı, ne ararsanız var, tam bir curcuna… Ayrıca bu meydanda şehrin simgesi haline gelmiş bronz çilek ağacı ve ayı heykeli de var. En geniş ve kalabalık cadde ise Gran Via, mağazaları ve gece kulüpleriyle ünlü.

İspanya’da yemek denilince akla tapas geliyor. En meşhur yemeği ise Payella, et, tavuk veya deniz mahsulleriyle pişirilen safranlı pilav benzeri bir yemek ve tadı muhteşem. Tapası, İspanyol mezeleri olarak düşünebiliriz, çeşit çeşit atıştırmalıklar… Yerel içkileri olan sangria, yemek sonrası keyif için ideal.

Programın devamında Picasso, Dali, Goya, El Greco, Velazquez gibi İspanyol ve başka birçok Avrupalı ressamın eserlerinin yanı sıra heykel, baskı, çizim, süs eşyası ve para gibi çeşitli eserleri sergileyen Prado Müzesini ziyaret etmek ve Retiro Park’ta yeşile doymak var.

İspanyada alışveriş için önerebileceğim adres El Corte Ingles. Tek büyük mağaza zinciri. Bir de son yıllarda adını çok duyuran ve Türkiye’de bol bol taklitleri olan Desigual mağazaları var. Biz indirim dönemine denk geldiğimiz için vitrinlerdeki “rebaja”s yazıları arasında bol bol alışveriş yaptık. El Corte Ingles’in mottosu ise “where the shopping becomes an art” yani, alışverişin bir sanat olduğu yer…

 

Madrid’e kadar gelmişken etraftaki güzellikleri gezmemek olmaz.

Segovia ve Toledo günübirlik geziler yaptığımız yerler. Görkemli Alcazar kalesiyle meşhur Segovia’ya Disneyland’e ilham veren şehir diyebiliriz, kilometrelerce uzunlukta, metrelerce yükseklikte su kemerleri de çok sembolik.

Toledo’ya gelecek olursak, UNESCO tarafından tamamı açık hava müzesi ilan edilen ve korumaya alınan, dünyanın tek şehri. “Doğa kültürünü Avrupa’ya tanıtmış şehir” tanımlamasıyla ünlü. Üç toplumun, üç büyük dinin izlerini taşıyor, Hristiyanlar, Müslümanlar ve Museviler iç içe yaşamış Avrupa’nın bu eski başkentinde…

Eğer Madrid ve çevresini bu kadar gezmek yeter diyorsanız, ufuklara doğru yola çıkabiliriz. Karış karış gezeceğimiz Endülüs günlerimizden önce sırada kısa bir Portekiz kaçamağı var.

 

Uzun bir karayolu seyahatinin sonunda Porto’dayız.

Benim için burası Atlas Okyanusunun en romantik kıyısı. Kanalları, trenleri, tramvayı, rengârenk evleri, hareketli gece hayatı ve şaraplarıyla mutlaka görülmesi gereken bir şehir. Porto’da binaların neredeyse hepsinin dış yüzeyi seramik ve hatta porselen kaplı, süslü ferforjelerle bezenmiş balkonlar bu görüntüyü daha da hareketli yapıyor fakat bir de ön cephelerle tezat oluşturan, kirli ve bakımsız dizi dizi çamaşırların asılı olduğu arka cepheler var.

Atlas okyanusu kıyısındaki plajlardan denize girmek, tarihi katedral, müze ve kaleleri gezmek, alış veriş sokağı Santa Catherina’da vitrinleri incelemek, âşıklar parkında çiftlere ayrılmış banklarda oturmak, Porto’da yapılabilecekler listesinde.

En meşhur şarap mahzenlerinin ikisi Calem ve Real Compenhia Velha, giriş ücretleri tadım hariç 5 Euro civarında. Şarap yapımı, saklanması, yemek yanında servisi ve daha pek çok bilgi veriliyor buralarda. Şarap tutkunları için koklamak, tatmak ve en kalitelisini bulmuşken almak için cennet adeta, Porto.

 

Hız limitini biraz aştığımızı fark edemedik Türk şoförler olarak, çünkü yol bomboş, otoban mükemmeldi… Ayrıca o an arabayı kullananımızın ise son anda ehliyetine Türkiye’de el konulmuştu. Trafik ekibindekiler o kadar genç delikanlılar ve kızlardı ki, uzunca bir süre bizi tuttular fakat tek kelime İngilizce bilmedikleri için durumdan pay çıkartarak hız cezamızı ödeyip derhal oradan uzaklaştık. Bu bizim trafik cezasını en mutlulukla ödediğimiz durum olmuştur…

 

Porto’da geçen iki günün ardından, Portekiz’in beni daha heyecanlandıran kısmında, Lizbon’da sıra.

Şehre girerken karşı kıyıda aynı Rio’daki gibi kollarını açmış devasa bir İsa heykeli karşıladı bizi. Otele yerleştikten sonra şehri dolaşmaya başladık. Ha, bu arada bu seyahatin tüm otellerini ve araba kiralama işini önceden internet üzerinden yaptık. Barselona haricinde hayal kırıklığı yaşamadık yani. Booking.com ‘dan yapılan rezervasyonları son derece güvenilir ve dürüst buluyorum. Ayrıca otel ve diğer yerleri bulma konusunda tabii ki İspanya haritasını yüklediğimiz sevgili tomtomumuz (navigasyon cihazı) da bizi hiç yanıltmadı.

Günün ve gecenin her saatinde elimizle koymuş gibi bulduk istediğimiz yerleri. Sadece bir kez çok dar bir yola girdik, öyle ki oğlum Kıvanç arabanın kapısı açılamadığı için camdan üste tırmanarak yolun devamını kontrol etti. Allahtan bir süre sonra yol genişledi de ufak tefek sürtmelerle kurtulduk. Yoksa S şeklinde bir yoldan geri dönmek imkânsız. Durumumuz tam bir kâbustu…

Lizbon’un ana alışveriş caddesi araç trafiğine kapalı. Rua Agusta çok renkli bir cadde. Caddenin sonunda dev bir kemerden geçtik ve Comercia Meydanına çıktık, yani şehrin merkezi. Bu meydandan ara sokaklara doğru ilerlerken, şehrin simgesi sarı tramvayları gördük. Binmemek olmazdı, çünkü bu tramvayın rotası şehrin tüm keyifli noktalarından geçiyordu. Böylece bir şehir turu atmak mümkün, üstelik labirent gibi dar sokaklardan geçerken seramik kaplı evleri seyrederek ve kulağımıza çalınan Fado müziklerini dinleyerek…

Evet, Lizbon’da da birkaç katedral, müze ve kale var fakat Avrupa’da benzer eserleri ziyaret edenler için çok da enteresan değil aslında. Şehri sembolize eden bir yapı da yok. Ama çok güzel bir şehir Lizbon. Tarihi eser görmeye doymuş bünyelere şehrin bu güzelliği bile yeter. Alfama ve Graca caddelerinde kaybolana kadar dolaşmak, ışıl ışıl parlayan Elevador Santa Justa asansörüyle şehri tepeden izlemek, Barrio Alto’da bir kadeh içki içmek, okyanusta denize girmek…

İspanya’ya geri dönmeden önce Lizbon yakınlarında görülecek yerler var. Sintra, Avrupa’nın en batı noktası, Cabo da Roca, Cascals, Estoril, Obidos, Nazare, Batalha ve Fatima uğradığımız turistik yerler.

Lizbon’dan Sevilla’ya tüm gece süren araba yolculuğunun sonunda yorgun ve heyecanlı bir şekilde giriş yapmış bulunduk, Endülüs günlerimize.

Endülüs izlenimleri gelecek yazıda…

 

 

Author: Beril Devlet

[yazar] [ara sıra çevirmen] [çeyrek asırdır eğitimci]

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share This