İKİ KADIN: WOOLF & PLATH

 

 

Aynı sona karar vermiş iki edebiyat kadını. Biri İngiliz, diğeri Amerikalı. Virginia Woolf ve Sylvia Plath.

 

İkisini de aynı kadere sürükleyen, yaşamlarındaki paralellikler mi acaba? Bir insanın hayatına son vermesi üç saniyelik bir olaymış. Araştırmalara göre, o kararı vermek o kadar kısa sürüyormuş. Bizim hanımların biri bunu elli dokuz, diğeri otuz bir yaşındaki üç saniyelerle uygulamışlar. Gerçi yaşamlarına bakıldığında her anları o üç saniyelerle dolu sanki..

Virginia_Woolf_by_George_Charles_Beresford_(1902)
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

Adeline Virginia Stephen, 1882 yılında Sir Leslie Stephen’ın kızı olarak Londra’da dünyaya gelmiş. Şanslı bir doğum. Baba Leslie, Viktorya Çağı İngilteresi’nin entelektüel aristokrat denebilecek kesiminden edebiyat eleştirmeni ve “Dictionary of National Biography”nin ilk editörü. Anne tarafından ise, romancı Thackeray ile akrabalığı vardı.

 

Londra’nın güzelim Kensington semtinde, annesinin ve babasının ilk evliliklerinden olan diğer kardeşleriyle birlikte kalabalık bir aile olarak yaşamaktaydılar. Henüz on üç yaşındayken annesini kaybeden Virginia ilk travmasını yaşar. Bu yetmiyormuş gibi, üvey erkek kardeşlerinden biri tarafından cinsel tacize uğrar ve hayatının geri kalanında cinsel yaşamını belirlemekte zorlanır.

 

Neyse ki babasının muhteşem kütüphanesini kullanma izni vardır genç kızın da bu dünyaya sığınarak hayatta kalır. (bu da ne demek diye şaşırılmasın; o zamanlar İngiltere’de kadınlar, okuma, oy verme, erkeklerle eşitliklerini kanıtlama çabasında idiler. Bugünün bazı ülkelerindeki kadının durumu gibi.) Kitapların dünyası, küçüklüğünden beri yazar olmayı aklına koyan Virginia için bulunmaz bir hazinedir- üstelik, çok “okullu” bir eğitimi olmamıştır; hattâ hiç okula gitmemiştir. Cambridge’e giden erkek kardeşlerinden biri orada, sonradan ünlü “Bloomsbury” grubunun çekirdeğini oluşturacak olan kişilerle tanışır. Bunlardan biri de Leonard Woolf’tur.

 

Babasının ölümü üzerine, yirmi iki yaşında bir psikolojik kriz daha yaşar Virginia. Bu ölümden sonra aile Kensington’dan Bloomsbury semtine taşınır ve genç kadının edebi hayatı başlar.Guardian’a, Times Literary Supplement’ a yazılar yazmaya başlar. Bu arada erkek kardeşi Thoby’yi tifodan kaybeder. Onun başlatmış olduğu “Perşembe geceleri” edebiyat toplantılarını sürdürür kız kardeşler. Leonard Woolf 1911’de askerliğini tamamlayıp döndüğünde Virginia ile evlenmeyi aklına koymuştur bile. 1912’de evlenirler ve geçimlerini yazarlık ve gazetecilik yaparak sağlamaya karar verirler. Bu arada, Virginia ilk romanı Voyage Out’ı yazmaya başlamıştır. Eseri 1913’te bitirir ancak evlendikten hemen sonra ciddi bir sinir krizi geçirdiğinden, ancak 1915’te basılabilir kitap. 1917’de Woolf çifti, Virginia’ya bir çeşit terapi olabilmesi umuduyla bir baskı makinesi alırlar. Böylelikle yazarımızın deneysel minik öyküleri yazılıp basılmış olur. Bundan sonra da edebiyatta çığır açacak romanlar ve diğer yazılar birbiri ardı sıra gelir.

 

Zaten çeşitli nedenlerle örselenmiş olan hassas ruhu, İkinci Dünya Savaşı’nın vahşetine daha fazla dayanamaz ve 1941 yılında Sussex’teki Ouse ırmağının sularına bırakır narin bedenini duyarlı kadın.

sylvia-plath-1
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

Sylvia Plath 1932’de Boston’da doğar. Beş yaşında ilk şiirini yazar. Ancak sekiz yaşında tatlı bir kız çocuğu iken babası ölür. Bunun üzerine, “Bir daha tanrıyla konuşmayacağım”, diye and içer. Küser tanrıya ve hattâ babasına: sağlığını ihmal etti de öldü diye. O minik ama muhteşem imgelemi bu ölümü bir intihar olarak algılar ve hayatı boyunca da bu travmanın izlerini taşır: bir türlü kabullenemediği bu kayıp onda, sevgi, nefret, öfke ve acı olarak açığa çıkarak içsel dengesini bozar.

 

Çok küçük yaşta konuşmaya başlayan Sylvia’nın ilk şiiri dokuz yaşındayken Boston Herald’da yayınlanır. Fulbright bursuyla gittiği Cambridge’de, şiirlerine büyük hayranlık beslediği karizmatik şair Ted Hughes ile tanışır ve daha ilk andan itibaren ona karşı duygular beslemeye başlar, aradığı erkeğin o olduğunu düşünür. Arkadaşları onu Ted’in çapkınlığı konusunda uyarsalar da, kendini duygularının akışına bırakır ve evlenirler.

 

Doğal olarak, kocasına ve şair Hughes’a şiirlerini beğendirmek kaygısı yakasını bırakmaz. Hep onun kadar iyi yazmak çabasındadır. Baba travmasının yanısıra koca rekabetinin de üstesinden gelmek zorundadır artık. Doğal yeteneğinin uzantısı olan yazma tutkusu, beğenilme ve kabul görme hırsına dönüşünce, zaten hassas olan dengesi iyice bozulur. Bir de kocasının hayatına giren diğer kadınlarla baş etmek durumundadır.

 

Bu arada, çeşitli dergilerde yazıları yayınlanmaktaydı. Ancak, kimi zaman yazılarının geri çevrildiği de oluyordu. İşte bu gibi basit durumlarda bile, bir türlü yenemediği, altından kalkamadığı ‘baba’ meselesi su yüzüne çıkıyor ve genç kadın zihninin hoyrat denizlerindeki fırtınalarda alt-üst oluyordu.

 

Tüm bunlar onu önleyemediği sona doğru sürüklüyordu.

Virginia_Woolf_1927
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

Virginia ile Sylvia bu üç saniyelik kararı verene kadar epey badireler atlatmışlardır. Sorun, temelde küçük yaşta kaybedilen ebeveyn gibi görünür. Ancak gerçekten de bu kadar basit midir? Acaba doğuştan getirdikleri hassas kişilik yapıları da rol oynar mı? Duyarlılar, olağanüstü hassaslar, derinler, ince, narin ve kırılganlar. Eğer sözü edilen travmaları yaşamamış olsalardı, sonuç değişecek miydi? Nevrotik, dengesiz, psikopat türünden yaftaları yememiş mi olacaklardı o zaman? Sanatçı, edebiyatçı duyarlılıklarıyla mı anılacaklardı yalnızca bugün?

plath
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

 

Şimdi çok basit bir soru sorarak yolumuza devam edelim: eğer psikolojik sıkıntıları olmasaydı, Virginia daha sıradan, ‘normal’, herkes gibi bir insan olacaktı ve edebiyata damgasını vuran “bilinçlilik akımı” adı verilen okulu yaratamamış mı olacaktı? Yaratıcılığı ve üretkenliği besleyen, içinde bulunduğumuz hâlet-i ruhiyye midir, yoksa doğarken beslenme çantamızın içinde beraberimizde getirdiğimiz yapısal özelliklerimiz mi?

Bu hastalıklar genetik mi diye de sormak gerek şimdi. Soy ağacının bir noktasında başlayan bir sıkıntı nesiller boyu tekrarlanarak sürüp gidecek mi? Sylvia’nın oğlu Nicholas da kırklı yaşlarında annesinin izinden gider. İyi ki evlenip çocuk sahibi olmamış. En azından o noktada kırıldı gelenek. Virginia’nın sağlıklı bir cinsel hayatı olup da üreseydi, onlar da mı deneyimleyeceklerdi bu aktarımı?

İki usta kalemşor Virginia Woolf ile Sylvia Plath’ın hikâyeleri böyle. Bizim bugün hâlâ onları okuduğumuzda ruhumuz ihya oluyor; bambaşka dünyalara yelken açıyoruz. Her neredelerse şimdi, onlara sevgilerimizi yolluyoruz. İyi ki psikopat oldular, iyi ki yazdılar.

sylvia.p
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

Evet, insan biraz çizginin dışında seyrediyorsa etiketleri hazır. Ama her nedense hep olumsuz bu yakıştırmalar. Farklı insan hep tu-kaka. ‘Ne ilginç, şahsına özgü bir kişi, ne güzel’, demiyor kimse. Belki engin ve derin bir iç dünyası var; belki o ‘dengesizlikler’ ince ve narin kişiliğinin dışa vurumu. Standarda uyum sağlamak zorunda mı herkes? Kendisi olarak da – eleştirilmeden, yerilmeden- var olmaz mı, kanıksanamaz mı? Kabul göremez mi?

Aslında cesur olan o: çünkü zoru gerçekleştiriyor. Sürüde yaşamak kolay. Oysa o güruhun parçası olmayı reddediyor. Bu da gücünün göstergesi. Almanların güzel bir sözü vardır: yalnızca ölü balıklar sürüyle birlikte yüzer, diye.

 

Bilim nihayet bu ‘değişik’ insanları olumlu yönden incelemeyi ve onları anlamayı başardı- neyse ki insanlığın sonu gelmeden yapabildi bunu.

HSP (highly sensitive person)- ‘çok duyarlı kişi’ olarak nitelenen bu insanların aslında insanüstü, olağandışı bir algılama sistemleri olduğunu keşfetti! Bravo!

 

Bir sonraki adım, bu yapıdaki kişilerin hasta ya da sorunlu değil, tam tersine, (Hitler’in deyimiyle) “üstün insan” olduklarını ilân etmek olsa gerek. Peki ama bu zamana kadar bu insanlara yapılan haksızlık nasıl telâfi edilecek?

 

Neden mi bunca lâkırdı? Sylvia kızımız, ‘nevrotik şairler’ adlı bir sitede boy gösteriyor da ondan. Nevrotik, sorunlu, deli ve benzeri her şey olabilir. Ama neden öylesi duyarlı ve yaratıcı bir sanatçı o kelimeyle anılıyor bugün! Olan olmuş. O bu boyutu terk etmiş. Artık yalnızca bizlere bıraktığı dizelerle anılmalı. Kim mi yapmış o siteyi? Tabii ki Amerikalılar. Who else?

 

Bütün sanatçıların psikopat olduğu sonucunu mu çıkaracağız bundan? Onlar aslında bu dünyaya başka âlemlerden es kaza gelmiş üst boyut varlıkları. Onun için uyum sağlayamıyorlar bu düzene. Bu boyutun, hele de içinde yaşamakta olduğumuz teneke çağın fersah fersah ötesindeler. Uyum sağlasalar garip olurdu zaten! Mozart da insan ötesi varoluşunu çeşitli kabalıklarla dışa vurmuyor muydu- krala poposunu göstermek gibi..

Sonuç olarak; yaratıcı insan, yetenekli insan, duyargaları standardın üzerinde çalışan insan, tabiatıyla farklı düşünüyor, farklı algılıyor, farklı yaşıyor ve davranıyor. Eğer şanslı ise kendini sanatla ifade edecek bir kanal buluyor ve üreterek hayata tutunmaya çalışıyor- olabildiği, yapabildiği kadarıyla.

 

Bu insanlar iyi ki var. Ressam, besteci, şair olarak iyi ki var olmuşlar ve yaşamlarımıza güzellikler katmışlar.

 

 

FIAT ARS PEREAT MUNDUS

(sanat olsun, isterse dünya batsın)

 

 

 

Author: İpek Akyel

Share This Post On

1 Comment

  1. Bu başka boyut insanları,hem çok zeki ve akıllı hem de çok yaratıcı olurlar.Etraflarında kendilerini anlayabilen maalesef ki az sayıda insan olabilir,bu durumda bu kişilerin kendi hayatlarında mutlu olmaları çok zordur .Bu anlaşılmazlık eninde sonunda kendilerini yalnızlığa götürür ve çoğunda da bile bile bu hayattan uzaklaşmak isteği oluşur ve ne yazık ki bunu gerçekleştirirler.
    Elinize sağlık çok güzel yazmışsınız ,enine boyuna incelenmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olduğunu düşünmekteyim.

    Post a Reply

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share This