İLK KUŞAK DİJİTAL YERLİLERİN DİJİTAL DÜNYA İLE İMTİHANI

 

Son zamanlarda fazlaca taciz edilen dijital yerlilik kavramı hepimizin malumudur.

Prensky, benim gibi 1980 sonrasındaki bilgisayar ve internet teknolojisinin sunduğu olanak ve beceriler dünyasının içinde doğup, bu olanak ve becerileri kullanarak büyüyenleri “Dijital Yerliler” olarak tanımlıyor. 80’lerin henüz başlarında doğan yaşlı bir dijital yerli olarak, dijital dünyayla ilk etkileşimim atari salonları sayesinde oldu. Atari salonları ile tanışmam ise ortaokuldaki (ipsiz sapsız, işe yaramaz ve ders çalışmayan) arkadaşlarım sayesinde oldu. Çevresindeki pek çok kişinin meraklı bakışlarına aldırmadan okul duvarlarından atlayarak kaçan arkadaşlarımın bu büyük cesaret gösterilerinin sebebini ilk duyduğumda afallamıştım:

Atari salonu mu? O da ne ki?

Merakımı gidermek için sorduğum sorulara arkadaşlarımdan aldığım yanıtlar, atari denilen şeyin hayalini kurmam için yeterli olmazken, bu şeyle tanışma isteğimi dayanılmaz bir biçimde artıyordu. Sonunda merakıma dayanamayıp ipsiz sapsızlar kervanına, okul sonrası gibi ailemi daha kolay kandırabileceğim bir zaman dilimini seçerek katılmaya karar verdim. Merakım ve cesaretim, arkadaşlarımın aksine şehirde ve okulda yeni bir çocuk olarak, ancak bu kadarlık bir meydan okumaya yetiyordu.

 

Ve o ilk an…

Atari salonunun kapısından içeri ilk girdiğimde, oyun makinalarının başındaki kalabalığın uğultusuna karışmış kesif bir dijital gürültü nasıl da ürkütmüştü beni… “Bu muydu uğruna hayatımızda aldığımız en büyük risk?”diye kendi kendime sorarken; tecrübeli rehberlerim “Bak şu oyun şöyle oynanır; bu oyun böyle oynanır.” diyerek, hızlıca o makinaların içindekilerle beni tanıştırmaya başladılar. Öyle ya, kaçamaklarda zaman kaybına asla yer yoktur.

Bu baş döndürücü hızdaki oryantasyon ile dikkatim bir anda şikâyet ettiğim dijital gürültüden Street Fighter kahramanlarına kaymaya başladı. (Bu yeni dijital dünyaya şaşırtıcı bir biçimde hızlıca uyum sağlamış olmamda Bruce Lee ve Jean-Claude Van Damme’ın hakkını da ayrıca teslim etmem gerekir.) Birçok kişi gibi ben de bu işe başlangıç kısmı olan pasif izleyici statüsünde başladım.

Zaman ilerledikçe makine başında arka sıralardan ön sıralara doğru terfi ederken, eve döndüğümüzde karşılaştığım “Neredeydin?” sorusuna verdiğim cevapların yaratıcılık düzeyi de artıyordu. Derken büyük cesaret ve azıcık da harçlık gerektiren o ilk girişim geldi. Ürkerek aldığım ilk jetonumu Street Fighter’ı en iyi oynayan kişiye karşı kullanmayı tercih edişime halen bir anlam veremesem de, doğal olarak oldukça kısa süren bu ilk deneyimimde oyun kolunu kırarcasına gösterdiğim insanüstü çabamı hep takdir etmişimdir. Diğer taraftan başka türlü de olsa başarısızlıkla sonuçlanması adeta bir alın yazgısı olan bu ilk girişim, insan hayatında başarısızlıkla sonuçlanmasına rağmen büyük zevk veren ender ilklerden biridir diye düşünmüşümdür hep…

Dünyamı değiştiren bu ilk girişimle birlikte, değişik çikolata ya da şekerleme hayalleri ile alınan harçlıklar, yerini jeton hayallerine bıraktı. Sanki jeton para için yapılmamış da para jeton için yaratılmıştı. Dünyam adeta o salona endekslendiğinden, dersler atari salonuna gitme hayalleri ile geçiyor, atari salonunda geçirdiğim süre artıyor ve anne babama söylediğim yalanlar da inandırıcılığını iyice kaybediyordu.

Diğer bir ilk olan ailemin bu durumu öğrenmesi bende biraz (birkaç yıl) uzun sürdü. Bu maharetimi neye borçlu olduğumu hâlâ bilemesem de, atari maceramdaki bir diğer aşamaya artık geçmiştim: Ailemle yüzleşme aşaması…

İşe yaramayan inkâr çabalarımın ardından, ailemden ve öğretmenlerimden dinlediğim “Atari salonlarına giden ve hiç ders çalışmayan sorumsuz çocukların bana verebilecekleri zararlara” ilişkin uzun vaazlar bende fazla bir etki yaratmadı. Ancak vaazlar yerini tehditlere bırakınca, atari salonunda geçirdiğim zamanımı eskisi kadar hoyratça kullanmamam gerektiğini fark ettim. Artık makine başındaki konsantrasyonumun yarısını oyuna harcarken, yarısını da salon kapısının kirişinden yükselmesi muhtemel bir baba çığlığını takip etmek için harcamam gerekiyordu.

 

Nihayet bir diğer ilk olan atari salonunda basılma anı geldi çattı.

O günlerdeki en büyük talihsizliğimdi; kendimi çok iyi hazırladığımı düşündüğüm olumsuzluklara hep en boş bulunduğum anlarda yakalanıyordum. Akıbetim bu olayda da farklı olmadı. Ne olduğunu anlamadan, bir anda bu tip olaylara fazlaca alışkın olan salon ahalisinin acıyan bakışları arasında, kulaklarımdan sürüklenerek dışarı çıkarıldıktan sonra, en çok üzüldüğüm şey incinen gururum ve yeni müptelası olduğum Mortal Kombat’ta yarım kalan oyunumdu. Bu olay beni kötü etkilese de, atari salonlarının cazibesi, acıyan bakışlarla yeniden karşılaşma korkuma galip geldi.

 

Ta ki lise ortalarında beliren gelecek kaygısı ve sınav stresi içime yerleşene kadar.

2000’lerde üniversiteyi kazanma arzusu atari oyunlarının önüne geçerken; atari salonları da miatlarını doldurup, yerlerini internet kafelere ve evlere kadar giren oyun konsollarına bırakmaya başladı.

Bir zamanların para basan atari salonlarının kepenklerini bir daha açılmamak üzere kapatmaları, yeni bir dijital dünyanın gelişini bir sonraki kuşak dijital yerlilere müjdeliyordu. Savaş oyunları, Messenger ve çeşitli oyun konsolları derken, son kuşak dijital yerliler dâhil pek çok kişiyi etkisi altına alan Web2.0 ya da sosyal medyanın ortaya çıkması ise fazla zaman almadı.

Dijital dünya, tarihsel süreç içerisinde atarilerden sosyal medyaya doğru evrilirken, dijital yerlilerin ilk kuşağı bugünün çocuk sahipleri ve öğretmenleri oldular.

Şaşırtıcı bir biçimde değişmeyen şey ise internet kafelere giden çocuklara yönelik “Oyunlara ayırdığın vaktin yarısını derslerine de ayırsan ya!” şikâyeti. Dünün şikâyet edilenleri, bugünün şikâyetçileri…

 

 

 

Bu yazı daha önce yazarın blogunda yayımlanmıştır.
Kapak görseli

Author: Mustafa Göktaş

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share This