PLOVDIV’DEN THASSOS’A HEYECANLI BİR SEYAHAT

 

Hafta arası izin alınan iki gün ile hafta sonumuzu birleştirerek dört günlük bir Yunan adası tatili yapmaya karar verince, kısa bir araştırma sonucu arabaya atlayarak düştük yollara…

Yola 13.30’da çıktık saat 17.00’de Kapıkule Kapısı’ndan Bulgar gümrüğüne girdik. Almancı tatilcilerin dönüşlerine denk geldiğimiz için bir sure beklemek zorunda kaldık. Türk gümrüğünün tuvaletlerinim lavabolarında abdest almaya çalışan bacılarımıza hayretler içinde bakarak, pek de temiz olmayan tuvaletleri görevlilere bildirdikten sonra güzel bir Türk çayı içerek yola koyulduk.

Çıkış gümrüğünde istenmediği takdirde çıkış damgası basılmıyor. Sadece bilgisayara kaydediyorlar. Fakat freeshoptan alış veriş yapacaksanız mutlaka bu damganızı görmek istiyorlar. Bizim gibi gruptan bir “kurban” seçip geri göndermemek  için önceden bu işi yaptırmalısınız. Bu arada 35 derece sıcakta yağan yağmura şahit olduk.

Bulgaristan’da yollar çok iyi değil. Şu sıralarda otoyollarda bakım çalışmaları olduğu için ara ara köy yollarından Filibe’ye ulaştık. Bizi Dünya’nın hiçbir yerinde yanıltmayan navigasyon cihazımızla otelimiz Capitol City Center’a ulaştık. Oda kahvaltı seçeneği ile internetten satın aldığımız otel çok “orta karar”dı.

Filibe’nin (Plovdiv) yolları oldukça geniş ve güzel. “Old  town” güzel. Öğleye doğru yola çıktık. Osmanlı tarzı evlerle bezeli yollardan giderek Baskovayı geçtik.

Backovski Katedrali görmeye değer. Yollar ormanlık. Derelerden gecılıyor. Sıcaklık en az 5 derece düşüyor. Katedralden dönüşte kuzu çevrilen, şelalenin dibinde çok hoş bir restoran var ve Türkçe bilen garsonlar hizmet ediyor.

Katedrale 100 m. kadar olan yolu yerel turistik eşya satıcılarının arasından geçerek çıkıyorsunuz. Dağ çileği ve böğürtlen reçeli almayı unutmayın. Buraya hakîm olan duygu huzur…

 

Smolyon’a doğru yola devam…

Yol üzerinde “wonderful bridge” tabelasından saptık. 16 kilometre yazıyordu, fakat yol o kadar kötü, tozlu topraklı, virajlı ki; tepeye varabilmemiz çok uzun zaman aldı. Bu arada burayı öneren arkadaşımız bin pişman oldu ama geri de dönülmesi imkânsızdı, mecburen ilerledik.

Yaklaşık iki saat kadar sonra tepeye varmıştık. Hepi topu bir kafe ile derme çatma bir köprü görmez miyiz? Herkes hayal kırıklığı ve sinir içinde iken tesadüfen garsona “görülecek başka şey var mı “diye sorduk. O da “panoramik manzara için sağdan toprak yolu takip edin” deyince “haydi bir bakalım” dedik ve aman Tanrım!

Bir de ne görelim? İnanılmaz heybetli bir doğal köprü sağımızda ve biraz daha küçüğü ama muhteşem olan ikincisi de solumuzda… Rüzgâr ve yağmurla kim bilir ne kadar süren aşınma sonucunda bir doğa harikası yaratılmış. Mutlaka o yola sapın ve bu hedefe ulaşın derim. Orada demli bir çayın tadına varılmıyor gerçekten. Bereket iniş yolumuz çıkış kadar ıstıraplı ve uzun olmadı…

Yolumuzun devamında Pamporovo’dan geçtik. Güzel otellerin olduğu bir yer. Kış turizmi için tesisler var. Yol boyunca upuzun gövdeleri olan ve yollara devrilmiş çam ağaçlarını geçiyoruz…

Burada asfalt çok bakımsız yine ama tahmin ettiğiniz gibi manzara muhteşem! Hele kışın nasıl olduğunu tahmin etmek zor değil, hayal gücümüzle çam ormanlarına kar yağdırdık…

Smolyon’da pek çok tarihi eser ve kiliseler var. Çok gelişmiş bir kasaba. Osmanlı dönemindeki ismi Paşmaklı imiş. Seyahat arkadaşımızın köklerinin geldiği kasabayı da görerek ilerledik.

Zlatograd  sınır kapısından geçtik. Buranın sadece Avrupa Birliği ülkelerine geçiş sağladığı söylenmişse de şansımızı denedik. Bize sadece 5 km. kaybettirecekti. Fakat aldığımız riske değdi. Çünkü hiçbir sorun çıkmadı ve bu bize en az iki saat kazandırdı. Bu kapıyı kullanabilecek dostlarımız için işin gerçeğini görevlilerden öğrendik: Sadece ticari araçların geçmesi yasak imiş…

Thassos adası feribotu için 120 km. kadar, mis kokulu yola koyulduk. Gerçekten arabanın camından içeriye giren, şimdiye kadar hissettiğim, bazen tanıdık gelen ama ne olduğunu tam çözemediğimiz cennet kokuları içerisinde ilerledik…

Sınır kapısındaki görevlilerin uyardığı gibi 3,5 km.’lik yol çok kötü idi. Keskin virajlı ve sevimsiz. Girişte 5 Euro ödendi.

Yolumuzun üzerindeki Xhanti, gayet modern pırıl  pırıl bir şehir.

Keromoti’de feribot için kısa bir süre limanda bekledik fakat çok sayıda görevli var ve tam zamanında kalktı. Ha bu arada araç için 14 Euro, yolcu başına da 5’er Euro ödedik.

Yarım saati aşan keyifli bir deniz yolculuğundan sonra vardık. Navigasyon cihazımızla bulduğumuz otelimiz liman bölgesinde: Hotel Poseidon.

Adada sokaklar daracık, çok kalabalık ve hareketli. Araçlar yollara park ediliyor. Hava sıcak. Burada rüzgar bile sıcak esiyor. Sanırım Bulgaristan’ın dağ havasını özleyeceğiz.

Tüm sahillerde restoranlar ve önlerinde plajları var. İsterseniz restorandan yemek veya içecek alıyorsunuz ve şemsiye – şezlongu ücretsiz kullanıyorsunuz. Deniz pırıl pırıl ve kum..

Bütün gün boyunca farklı plajları dolaştık… Gece geldiğimiz köyde nefis bir kuzu çevirme, salata, şarap ve közde patlıcandan oluşan menüye dört kişi 30 Euro ödedik, inanılmazdı! Garsona verdiğimiz ufak bir miktar bahşiş onu o kadar mutlu etti ki, sonradan Yunan kahvesi ve tatlılar ikram edip ayrılırken de kapıya kadar geçirdiler…

 

İkinci gün Scala Kallirachis’de denize girdik. Önerebileceğimiz bir plaj. Bir içecek aldığınızda şezlong ve şemsiye ücretsiz.

Daha sonra Limenaria’ya doğru  yola çıktık. Limenaria, Potos ve Limenas ile birlikte adanın üç büyük yerleşim merkezinden biri. Deniz kıyısında güzel bir restoranda yemek yiyip denize girdik. Ev yapımı şarap, deniz mahsulleri ile keyifli bir yemekti…

Yakın mesafedeki Potos’a geçtik. Burayı biraz gezdikten sonra aksam yemeği için Theologos  köyünü ziyaret ettik. Çok cici bir köydü. Güzel turistik ürünler satan mağazalar, pembe boyanmış süs kabaklarını bir sanat eseri haline getirerek evini dekore etmiş bir Adalıyı gördükten sonra, sembolik, zeytinyağı ve ince uzun siyah zeytinlerimizi alıp keyifle otelimize döndük. Ha bir de el yapımı deri ayakkabı yapan güzel bir dükkân vardı. Burada İzmir lokması ve tulumba tatlımızı da Yunan tatlısı adıyla görüp burkulan yüreğimizle hayıflandık…

Üçüncü sabah otelde alınan kahvaltıdan sonra adanın doğusunda bulunan Porto Varhi yani Marble Beach’e geldik. Fakat yol son derece kötüydü. Yol boyunca neredeyse 20 dakika mermer tozlarına bulanmış çam ağaçlarını gördük. Deniz dalgası da alan bu bölgede maden ocağı var ve faaliyette. Hem çok toz, hem de çalışan bir madenin yanında dalgalı denize girmek açıkçası bir hayal kırıklığıydı.. Sevkiyat işlemi gece oluyormuş neyse ki… Mermerden dolayı turkuaz rengine bürünmüş deniziyle burası güzel, fakat yine de kısıtlı zamanda gidiyorsanız çok önermiyoruz. Yok, ille görelim diyorsanız iki plaj var: İlki daha çok halk plajı havasında. İkincisine ulaşırsanız  modern bir tesis bulacaksınız. Sistem burada da aynı: İçecek karşılığı şezlong ve otopark kullanabiliyorsunuz. İnternet de serbest.

Burada iki saat kadar kalarak Golden Beach’e doğru yola çıktık. Deniz yine çok dalgalı idi. Diğer plaj, Aliki Beach’in yolunu çok zor bulduk ama hiç dalga almayan bu plaj geldiğimize değdi. Burada nihayet güveçte musakkayı denedik. Bizimkinden farkı yok ama burada her şey çok lezzetli geliyor insana… Duş sistemi çok iyi değildi. Bu kadar çok plaj dolaşmaktan sonra güzel bir duş özlemiyle otelimiz gözümüzde tüttü…

Gece Mouses Restoran’da yer ayırtmış olmamıza rağmen biraz geciktiğimiz için tek bir yer bulamadık. Biz de hemen yanında yer alan Namaste’ye girdik, iyi de oldu. Müzik sesi yan taraftan gelince dostlarla ve birbirimizle keyifli sohbete daldık. Bu iki restoran da gerçekten uygun fiyatlı ve kaliteli.

Güzel bir uykudan sonra, son günümüzü değerlendirelim düşüncesiyle erkenden fırladık otelimizden. Arabayla geçerken bulduğumuz doğal plajda mola verdik. Kendi havlu ve piknik setimizi kullanarak kocaman bir ağacın gölgesinde çok da keyif aldık. Hiç ummadığımız gibi, güzel bir duşu da vardı. Sahil ve deniz de mükemmeldi. Böylece yolda hiç vakit kaybetmeden zamanımızı turkuaz rengi sularda yüzerek, güneşlenerek geçirdik.

Valizimizi almak için otele geri döndük ama yakışıklı otel sahibinin asık yüzüyle karşılaştık çünkü saat 13 idi. Telefonumuza bakınca ise 5 kez arandığımızı ve Türkiye’deki turizm acentasından bile mesaj aldığımızı gördük. Özür dileyerek, teşekkür ederek çıktık. Yani bu konuda hemen ardımızdan yeni bir müşteri olmasa bile oldukça dikkatliler.

Kavala kurabiyesi diye tutturmama dayanamayan eşim ve arkadaşlarım sayesinde Kavala’ya doğru yolumuzu uzattık ama kurabiyeleri yol üzerinde Anastasia adlı bir yerden aldık. Adadaki rehber arkadaş önermişti ve çok isabetli bir seçim oldu. Ayrıca nefis tereyağlı, bademli un kurabiyelerini, semaverden aldığımız Türk çayı eşliğinde yerken yeni çıkan limonlu vanilyalı ve narlısını da keşfettik.

Yola çıkarken burada da Türklerle karşılaştık. Arkamızı döndüğümüzde ise giderek büyüyen bir yangın gördük, dağların üzerindeki çam ağaçlarında. Arabayla uzaklaşırken gördüğüm son manzara ise, arka fonu yangın olarak alan Türk hanımlarının telefonlarıyla çektikleri fotoğrafları oldu…

Pazar günü Kapıkule sınır kapısı yoğun olur düşüncesi ile aradaki farklı bir çıkış kapısından Türkiye’ye girmek üzere yollara koyulduk tekrar. Arada şoförümüz bize son derece profesyonel bir şekilde alüminyum folyo üzerinde kolonyalı pamukta şişlere takılmış sucuklar yaptı ki tadı eşsizdir. Her seferinde bana öğrencilik yıllarımda ODTÜ’nün yurt odasında gizlice kendimize verdiğimiz ziyafeti hatırlatır, içim burularak…

Ha, burada çok enteresan bir olay yaşadık, sizle paylaşmadan edemeyeceğim: Sucuklu sandviçle en güzel giden şey buz gibi bir içecektir biliyorsunuz. İçimizden geçerken bu, o ıssız ve tenha yolda bir araba yanaştı yanımıza ve motoru durdurmadan camdan uzanarak bir poşet uzattı.

İnanamadık! İçinde buz gibi, yeni alınmış ve içinde market fişi bile olan üç kutu içecek vardı. Aldık o karambolde ama ben “bu ne, neden?” diye sordum. Yunanlının bize verdiği cevap “ben plakanızdan Türk olduğunuzu anladım. Türklerle Yunanlılar birbiri ile kardeştir, biz sizi çok seviyoruz “ demez mi!!! Allah allaaah, hiç böyle bir durumla karşılaşmamıştık, biz mahcubiyetle teşekkürler ederken, araç geldiği gibi sessizce uzaklaştı gitti. Eşim hemen yarısını içti, sonra bana uzattı ben de içerken “ya ben aynı adamı gördüm galiba, ters yönden geri dönüp bize bakarak geçti” demez mi?

Bu sefer içimize bir şüphe düştü. İçilmeyen şişeleri sıkıp baktık, bir şey enjekte edilmiş mi diye… Sonra da “biz ne ara bu kadar güvensiz olduk” diye üzüldük ama haklıydık da galiba. Çünkü uzun yolda şansımız hep yaver gitti.

Her türlü zor seyahatlerde bile, bundan sonra da öyle olacak diye bir kural yok ama umarım hep iyiler olsun. Gezme, görme, yeni coğrafyalar yaşama, yeni kültürleri paylaşma, vizyonumuzun genişlemesi umudu, bütün Kılavuz Kirpi okurlarımızın olsun.

Bir sonraki seyahate dek sevgiler hepinize…

 

Author: Sühendan Cevizci

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share This