TAÇLI GÜNLER

Son iki üç aydır bizim ve dünya basının neredeyse tek bir konusu var: Koronavirüs veya Kovid-19. Her gün nerede kaç kişi öldü, kaç kişi virüs kaptı onunla ilgili haberleri dinliyor veya okuyoruz. ABD Dış İşleri Bakanı Pompeo, 3 Mayıs’ta “bu virüsün Çin laboratuvarlarında geliştirildiğine dair güvenilir bilgiler var” dedi.

Daha da önemlisi bizi yönetenlerin verdiği buyruklara uymak zorunda kalıyoruz. Bu buyruklar anayasaya uygun mu, insan hakları zedeleniyor mu, bunları sormayı unuttuk. Bazı ülkelerde protestolar da oldu. Hatta ABD Michigan’da silahlı protestocular Valinin bürosunu bastı. Yetkililerin verdiği bilgilere de şüphe ile bakıyoruz. Buyruklarla şüpheler arasında sıkıştık kaldık.

  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

65 yaş üstü ve 20 yaş altı olanları iki aydır ev hapsinde tutuyoruz. Böylece ölü sayısını daha düşük gösterebiliyoruz. Anlı şanlı tıp fakültesi dekanları, en fazla ölümler 25 ile 50 yaşları arasında gibi birtakım bilgiler paylaşıyorlar. Böylece bu karantinayı aklamaya gayret ediyorlar. Çünkü evde ölenler koronavirüs kurbanı addedilmiyor.

Neymiş bu Korona (Corona) diye merak ettim. Anatomide taca benzeyen bir vücut parçası; astronomide güneş ve diğer yıldızların çevresini saran taca benzer gazlı kütleye bu ad veriliyormuş. Bu sözcük yirmi farklı anlamda kullanılıyor: Ayla, ışık çemberi, taç şeklinde yapı, ağıl, hale için İngilizcede bu sözlük kullanıyormuş. Ayrıca tamlama olarak kullanıldığında güneş tacı, korona teli, korona tüpü gibi çeşitli kullanım alanları var. Bunun dışında taç giymek, taç merasimi, taç giyme yemini anlamlarında kullanılan coronate, coronation, coronation outh gibi fiil ve isimler türetilmiş.

Koronavirüs ise mikroskopta taç şeklinde gözüken bir virüs olduğu için bu adı almış. Biz bildiğimiz “taç” sözcüğünü neden kullanmıyoruz, acaba? Ne de olsa başımıza bir nevi taç kondu. Daha doğrusu yöneticilerin başına taç kondu. Çünkü artık her istediklerini yapabiliyorlar, itiraz edeni içeri tıkıyorlar, insanları evlere kapatıyorlar. Bu en demokratik ülkede de en totaliter rejimde de bu böyle.  Çocuk, genç, çalışma yaşında olanların ekserisi ve emekliler içeri tıkılmışlığın psikolojik baskısını hissediyor. Mutlaka tıkış-tıkış evlerde tartışmalar da artmıştır. Halkımızın %44’ü çok dar mekanlarda yaşıyormuş, bu oran Avrupa’da %16 imiş.

Biz böyle şikâyet edersek, tutuklular, evsizler ne yapsın? Unuttuğumuz önemli bir grup da sayıları 4 milyonu geçmiş olan Suriye mültecileri. Buna ek Iraklı, İranlı, Afgan sığınmacılar ve buraya çalışmaya gelen Ermeni, Azeri, Türkmen ve Özbekler. Acaba iş imkanları da çok azaldığından, bu gruptakiler ne yapıyorlar? Gündemde onlardan bahis yok. Çok şey artık konu edilmiyor.

Bir nevi sansür var sanki; korona dışında başka şeyden bahsetmek yasaklanmış gibi. Maske alamayan çok kimse varmış. Bu gibi haberler “bizim kendi başımız dertte bir de yukarıda saydıklarınızla mı uğraşalım” dedirtiyor mu?

100 küsur ülkeye tıbbi malzeme yolluyoruz. Bazıları kendimize yetmezken bu ne bonkörlük diyorlar. Bunu söyleyenler devlet yönetimini anlamayanlar olsa gerek. Çünkü biz böylece PR (Public Relations), yani halkla ilişkiler yapmış oluyoruz. Türkiye’nin prestijini yükseltiyor, tonlarca teşekkür alıyoruz. Ancak bazıları nankör çıktı bizim verdiğimiz sağlık malzemelerini doğrudan PKK’ya vermişler. Baştaki taç her zaman doğru kararlar almaya yardımcı olmuyor, anlaşılan.

Nice taçsız günlere diyelim…

Author: Nadir Devlet

Prof. Dr., Türk Dünyası tarihi ve uluslararası ilişkileri uzmanıdır. 20 ve 21. yüzyılda Rusya, Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk halklarının geçmişi, bugünü, siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik yapıları üzerinde yoğunlaşmıştır.

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share This