TÜRKİYE’DE ÖĞRETMENLİK: GÜVEN ÇOK YÜKSEK, PEKİ İTİBAR?

 

Yakın zamandaki mesleklere ilişkin güven araştırması sonuçlarında öğretmenlik mesleğinin en çok güven duyulan meslek oluşu birçok meslektaşımı gururlandırdı. Aslında birkaç yıl önce farklı araştırma şirketlerince (GFK) dünyadaki 16 ülke ile eşgüdümlü yapılan araştırma sonuçları da benzer sonuçları veriyordu:

Türkiye halkı uzun süredir, en çok öğretmenlere güveniyor (yıllara göre %86 ile % 93 arasında değişiyor).

 

Peki, birçok meslektaşımı gururlandıran bu sonuç, biz öğretmenler için gerçekte ne ifade etmeli?

Cevabımı baştan vereyim; maalesef bu sonuç benim için bir yanılsamadan ibaret…

Evet, kabul ediyorum, bence de toplumumuz en çok öğretmenlere güveniyor. Çünkü öğretmenler toplumsal hafızamızda yaptıkları fedakârlıklarla yer ediyor. Hizmetli olmadığında paçaları sıvayıp, temizlik ve badanaya girişmeleri; temel ihtiyaçları karşılan(a)madan okula gelen çocukların bu ihtiyaçlarını hemen aralarında para toplayıp gidermeye çalışmaları; okuyacak, test çözecek kitap bulamayan çocuklar için düzenledikleri kitap toplama kampanyaları ve daha birçok fedakârlık hikâyeleri mesleğimize duyulan güveni uzun yıllar en üstte tutacak gibi görünüyor.

 

Peki, bunca fedakârlığa rağmen bu yüksek güven neden bir yanılsama?

Çünkü güven duyulan bu mesleğin itibarı, bu güvenle ters orantılı bir şekilde düşük. Maalesef güven ve itibar birbirlerine yakın olmakla birlikte, gerçekte çok farklı durumları ifade eden kavramlar.

 

Sırasıyla, madde madde inceleyelim:

  1. Çocukluktan başlayalım… Okul çağına gelen çocuğunu okutacak nitelikli bir öğretmen veya okul bulma telaşıyla önemi ilk kez idrak edilen meslektir öğretmenlik. İnsanların çocuklarının nitelikli bir eğitim alarak, iyi bir meslek sahibi olması için ilk kez bu dönemde öğretmenlik mesleğinin önemi hararetli sözlerle ifade edilir. Ve yukarıdaki güvenin başlangıcı da bu noktadır. Ne hazindir ki, çocukların eğitim hayatına başlamaları ile hissedilen önem ve güvene rağmen, ebeveynler çocuklarının mühendis, doktor, mimar vs. olmalarını daha çok isterler. Belki de bu yüzden öğretmenlerin dahi % 80’i çocuklarının öğretmen olmalarını istemiyor.

 

  1. Birkaç yıl önce kapatılan Anadolu Öğretmen Liselerinde okuyan öğrencilerin tercihleri ile devam edelim… Geçmişi oldukça eskilere dayanan ve kuruluş amacı öğretmen yetiştirmek olsa da 2547 sonrasında ortaöğretimle eğitim fakülteleri arasında bir köprü olması amaçlanan bu okullar Fen Liselerinin ardından en yüksek puanla öğrenci alan okullardı. Ancak maalesef bu yoğun talep sonucunda oluşan yüksek puanlar öğretmen olmak için değil, daha çok para ve saygınlık kazanılabilecek mesleklere kapı aralamak içindi.

 

  1. Güven ve itibar farkını öğretmenlik mesleğine adım attığımız eğitim fakültelerinin yapı ve işleyişleri bağlamında incelediğimizde de durum pek farklı değil. Dar siyasi hesaplar ve kentsel rant uğruna en ücra yerlerde eğitim fakülteleri açılması, ya da var olan bölüm kontenjanlarının hali hazırdaki öğretmen ihtiyaçlarının çok çok üzerinde artırılmasıyla, öğretmenlik unvanını elde ettiği halde, mesleğini elde edemeyerek bunalıma giren, istemediği işlere yönelen, hatta intihar eden nice meslektaşımız var.

 

  1. Atanamayan ama koşullar ne olursa olsun kendi mesleğini yapmakta direnen dershane öğretmenlerinin durumu ise mesleğimiz açısından ibretlik. Çoğunlukla ek mesai ücretine tabi tutulmadan, patronlarının üstü kapalı tehditleri ya da kıramayacakları öğrencilerinin ricaları sonucu haftada 60 saatlere kadar (kimi zaman daha fazla) çalışmak zorunda bırakılan bu öğretmenlerimizin durumu bırakın bizleri, üye olamadıkları sendikaları dahi yeterince ilgilendirmiyor. Nispeten yüksek maaş alanlarının dahi (bazı özel okulların da yaptığı gibi) sözleşmedeki sigorta primlerinin en düşük grupta gösterilip, kalan kısmının elden ödenmesiyle (sözüm ona) yüksek maaşlarını almaları sonucunda oluşan tablo, vergi kaybı, meslek etiği ve insanlık bilinci açısından utanç verici.

 

  1. Ya bir şekilde KPSS cenderesini atlatıp mesleğine kavuşan öğretmenler… Onları ise bambaşka sorunlar bekliyor. Güvenlik sorunu olmayan bölgelere atanan nispeten şanslı öğretmenler sadece sudan çıkmış balık gibi fakülte hayatları boyunca neyi neden gördüklerini ve bunların şu anda neden bir işe yaramadığını sorgularken; terörün yaşam kalitesini ve zaten yeterince geliş(tirile)emeyen sosyal hayatı yerle bir ettiği bölgelere atanan diğer meslektaşlarımız ise buna ek olarak güvenlik, olanaksızlık ve kent-köy arasındaki kültür şoklarıyla mesleğe adım atıyorlar. Pek tabii ki önceki 4 ya da 5 yılda gördükleri niteliksiz öğretmenlik eğitiminde o an yaşadıkları duruma ilişkin herhangi bir hazırlık ya da deneyim oluşturulmadığı için, bu 4-5 yılı yok sayarak, kendilerine tamamen sübjektif anekdotlara dayalı bir mesleki projeksiyon çiziyorlar.

 

  1. Örnekleri uzatmak mümkün olsa da hızlıca her çalışanın hayatının son zamanlarını huzur içinde geçirmek istediği emeklilik dönemine gelelim. O çok ünlü emeklilik hayali olan dünya turuna çıkmayı bir kenara bırakalım, emekli ikramiyeleri TOKİ’den 2+1 ev almaya dahi yetmiyor. İkramiyeden daha da önemlisi emekli maaşlarının yarıya düşmesi nedeniyle birçok deneyimli meslektaşımız (kendi ifadeleriyle) artık enerjileri azalmasına ve öğrencilerin seslerine tahammül edememelerine rağmen, istemeye istemeye mesleklerine devam ediyorlar. Emekli olunca maaşları yetmeyen kimi meslektaşlarımız da, eğer açık varsa, ek ders ücreti karşılığında yeniden derse girmek için dilekçe veriyorlar.

 

 

Peki, sonuç?

Sonuç, tüm bu nedenlerden dolayı, puanları yüksek üniversite adaylarının tercihleri, yüksek saygınlık kazanacakları öğretmenlik yerine, daha çok para ve itibar elde edebilecekleri başka mesleklere yöneliyor.

 

Bu arada, şu ana kadar aktardığım kadarki tüm argümanlarımı maaş azlığına indirgeyerek açıklamaya çalıştığımı düşünecek dostlar olabilir belki. Böyle düşünen dostlara Doç. Dr. Selçuk Şirin’in kapsamlı verilerle desteklediği Sofrada Ekmek Derdi Varken Öğretmenlere Daha Fazla Maaş Vermek! başlıklı yazısını okumalarını.

Benzer şekilde Dewey ve Kühne gibi eğitim bilimcilerinin Cumhuriyetin ilk yıllarında öğretmen maaşlarının azlığını “Türk eğitiminin merkezi meselesi” ve “büyük bir tehlike” olarak nitelendirdikleri de ayrıca not edilebilir.[1]

 

Selçuk hocanın yazısından farklı olarak itibara, maddi kaynaklar kadar olmasa da, eşlik ettiğini söyleyebileceğim diğer faktörleri de kendi tarihimizden iki örnekle açıklamak isterim.

Birinci örnek Mustafa Necati’den… Prof. Dr. Yahya Akyüz‘den aktarıyorum:

“Onun döneminde öğretmenler gereksiz, zamansız nakledilemezdi. Haksızlık, insafsızlık, saygısızlığa uğramaları düşünülemezdi. Maarif müdürleri, müfettişler, valiler, politikacılar öğretmene karşı keyfi girişimlerde bulunmaya cesaret edemezlerdi. Özellikle yeni mesleğe atılan, hasta ya da sorunları olan öğretmenlerle doğrudan ilgilenirdi.” [2]

İkincisi ise Hasan Âli Yücel’e ait. Üniversiteden hocam Prof. Dr. Şevket Toker aktarmıştı:

Hasan Âli Yücel döneminde öğretmenler, Türkiye’nin neresinde görev yaparsa yapsın doğrudan Hasan Âli Yücel’e mektup yazarak sorunlarını dile getirme ve çözme olanağına sahiptiler. Belki, “Canım o zaman sadece binlerle ifade edilen öğretmen sayısı bu zamanda 900.000’in üzerinde, ne mümkün böyle bir sistem?” diyeceklere şimdiden cevabımdır: 147 hattını bir jurnal hattı olmaktan çıkarıp, eğitimcilerin sorunlarını dile getirmelerine olanak sağlayarak ya da MEB PERSONEL gibi sistemleri internet ya da mobil uygulamalar üzerinden öğretmenlerin dertlerini dile getirmelerine ve eğitimle ilgili sorunlar tartışılırken onların da görüşlerinin alınmasına olanak sağlayacak şekilde düzenlemekle işe başlayabiliriz. Milli Eğitim Bakanlığının bunu yapacak insan kaynakları ve teknolojik altyapısı var.

 

“Tüm bunlara rağmen biz, bu öğretmenler gününde neleri konuşuruz?” diye soracak olursanız, bu 24 Kasım da tıpkı diğer öğretmenler günlerinde olduğu gibi benim için iki şeyin habercisi:

  1. Öğretmenliğin ne kadar kutsal bir meslek olduğu terennümlerinin bilmem kaç bininci kez tekrarlanması,
  2. Öğretmenlerin sahip olduğu olumsuz ekonomik koşulların sendikalarca; bu koşulları iyileştirme niyetinin ise devletin üst düzey yöneticilerince yine bilmem kaç bininci kez tekrarlanması.

 

Maalesef, bu öğretmenler gününde de eğitim-öğretimin kalitesi ile öğretmenlerin nitelikleri ve sahip oldukları olumsuz koşullar arasındaki ilişkinin tartışılmaya başlanacağına yönelik en ufak bir belirti görünmüyor.

Yine maalesef; mesleğimizi sadece yılda bir kez gündeme getirme olanağı bulduğumuz bu gün, popülist bir kutsama telaşı, bir türlü gerçekleşmeyen iyileştirme vaatleri ve mesnetsiz tartışmalarla heba ediliyor.

 

Son ve En Önemli Not:

Her öğretmenler gününde unutamadığım, bu meslekle ilgili en büyük ve bir o kadar da acı fedakârlık hikâyesini yazının satır aralarına bırakmak istemediğimden ayrı olarak hatırlatmak istiyorum:

Öğrencilerini yangından kurtarmak isterken canlarını veren Aysun Karalar ve Burçin Uysal öğretmenlerimizin aziz hatıralarını saygı ve minnetle yâd etmeyi kendime ve mesleğime bir borç olarak görüyorum. Aysun ve Burçin öğretmenlerimiz gibi hayallerini, yarınlarını, umutlarını, tereddütsüz öğrencilerinin hayatları için feda eden tüm şehit öğretmenlerimizin aziz hatıraları, her 24 Kasım’ın şeref köşesinde minnetle anılarak, geride kalan bizlere ışık tutacaktır.

Ruhları şad olsun…

 

 

[1] Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi. 9. Baskı. Sayfa:371

[2] Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi. 9. Baskı. Sayfa:372

 

Author: Mustafa Göktaş

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Share This