ÜNİVERSİTE EĞİTİMİ DÜN NASILDI?

Kovid-19 pandemisi her şeyi sarstığı gibi topyekûn eğitime de büyük darbe vurdu. Bu durum hemen hemen bütün ülkeler için geçerli. Eğitim bakanları çözümü online eğitimde buldular. Ancak asırlardır yüzyüze eğitim metotları ile çalışan eğitim kurumları acaba bu yeni sisteme hazırlıklı mı idi? Tabii ki değildi.  Dolayısıyla bir yıllık pandemi, eğitim için kayıp yıl oldu. Geleceği planlamak artık şart. Yoksa çok pişman olacağız.

Ben bu yazımda üniversite eğitiminde kendi tecrübemi sizlerle paylaşmak istiyorum. 1966 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümüne kaydolmuştum. Birkaç ay bu bölüme devam ettim. Ancak buranın bana göre olmadığını anladım. Bir şans olarak 1967 başında Tarih Bölümüne geçebildim. Aslında tarih ve dil ile ilgim daha fazlaydı.

İlk yıldaki eğitimin adı “Hazırlık Sertifikası” idi. O dönemde sadece profesörler ders verebiliyordu. Böylece ilk çağ, orta çağ, yeni-yakın çağ ve umumi Türk tarihi kürsülerinin (şimdi ana bilim dalı deniliyor) bir profesörü bize kendi alanının kaynaklarını öğretti. Yıl sonunda ise her hocanın sorularından oluşan ortak sınava girdik. Hazırlık Sertifikasını başaran bir üst sınıfa geçmeyi hak ediyordu. Geçemeyenin ise bir yıl daha aynı sertifikaya devam etmesine imkân veriliyordu. Bunu da beceremeyenin üniversiteden kaydı siliniyordu.

1982 YÖK yasası ikmal (bütünleme) şansı verdi. Bu da yetmedi siyasiler ikide bir af çıkararak atılan öğrencilerin tekrar fakültelerine dönmesine kapı açtılar. Yani eğitim sistemi gittikçe sulandırıldı.

İkinci yılda öğrenciye ihtisaslaşmak istediği kürsüyü, yani esas sertifikayı ve buna ek olarak iki veya üç yan sertifika seçmesi isteniyordu. Yan sertifikalar dört sömestrde ve esas sertifika ise altı sömestrde tamamlanıyordu. Yan sertifikaların sınavı 3. yılın sonunda, esas sertifikanın sınavı ise son senede yapılıyordu. Sınavlar yazılı ve sözlü oluyordu. Kısacası dört sömestrlik veya altı sömestrlik derslere bir seferde girmek zorunda idiniz.

Mezun olmak için ise bir mezuniyet tezi hazırlamanız gerekiyordu. Bu tezlerde bibliyografya bilginiz, araştırma metotlarına vukufunuz ve dili kullanma beceriniz inceleniyordu. Ders miktarı çok daha az idi ve ilgilenmediğiniz dersleri almak zorunda kalmıyordunuz. Böylece kütüphaneden yararlanmaya, araştırma yapmaya çok daha fazla vakit kalıyordu.

Ben esas sertifika olarak Umumi Türk tarihini, yan sertifika olarak yakınçağ ve kütüphaneciliği almıştım.

Her ne kadar her yıl sonunda devam defterlerimiz ilgili hocalar (daha doğrusu asistanlar) tarafından imzalanıyorsa da devam zorunluluğu yoktu. Zaten dünya üniversitelerinde de devam zorunluluğu yoktur. Çünkü öğrenci istediği için o bölüme gelir.

Bu serbestlik ve derslerin azlığı bana para kazanmak için çalışma zamanı da bıraktı. Aksi takdirde bu eğitimime devam edemezdim.

Edebiyat Fakültesi, bir üniversiteye yakışan donanıma sahipti. Giriş katında 4-5 irili-ufaklı amfi vardı. Akustiği oldukça iyi idi. Ancak Zeki Velidi Togan gibi bir iki hocayı duymak için en önlere oturmak gerekiyordu. 

Her kürsünün kendi ihtisas kütüphanesinin dışında bir de Genel Kitaplık vardı. Tarih ve Türk Dili ve Edebiyatı kürsüleri dördüncü katta idi. Hocalar için asansör mevcuttu. Ayrıca ilk bir-iki sene yan binadaki Fen Fakültesinin kantininden yararlanırdık. Sonra öğrenci olayları patlak verince Fen Fakültesine geçiş yasaklandı. Profesörlerin kendi odaları vardı. Öğrenci bu odalara destursuz giremezdi.

  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

Her şey mükemmel mi idi? Tabii ki değil. Yabancı dil eğitimi başarısızdı. Öğrenciler hiçbir yabancı dili öğrenmediler. Yalnız öğrenciler mi, yabancı dili hakkıyla bilen ancak birkaç hoca vardı. Oysaki Profesör olmak için iki yabancı dil bilme şart bulunuyordu. Hocalar jürileri kendi aralarında kurup yabancı dil sınavlarında hep başarılı oldular. Tarih ve Edebiyat kürsülerinin yurt dışından gelen hocaları A. Zeki Velidi, Reşit Rahmeti Arat, Ahmet Caferoğlu ve doktorasını Macaristan’da yapan İbrahim Kafesoğlu dışında pek yapancı dil bilen yoktu.

Hocaların birbirleri ile küslüğü de öğrenciler tarafından bilinirdi. 1969-1970 yıllarında öğrenci olaylarının patlak vermesi de bu yılların tatsız hatıraları arasındadır.

Kısacası eğitim sıkı idi, ancak ders sayısını fazla olmaması gayet müspet sonuçlar verdi. Dönemimden Abdülkadir Donuk ve benim gibi akademisyenler, bu eğitim tarzının ürünü oldular.

  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

Author: Nadir Devlet

Prof. Dr., Türk Dünyası tarihi ve uluslararası ilişkileri uzmanıdır. 20 ve 21. yüzyılda Rusya, Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk halklarının geçmişi, bugünü, siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik yapıları üzerinde yoğunlaşmıştır.

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share This