UNORTHODOX VE EDUCATED’İN TÜRKİYE İZDÜŞÜMÜ

UNORTHODOX VE EDUCATED[1]’İN TÜRKİYE İZDÜŞÜMÜ

Biri Mormon, biri de Ortodoks Yahudi toplulukta doğup büyüyen iki kadının yaşam öykülerinin anlatıldığı bu eserleri tamamen tesadüf sonucu aynı zamanlarda izleyip okudum. Sanırım aynı zamanlarda takip etmenin etkisiyle bu iki eserin ilgi çekici paralelliklerini ve Türkiye’deki tarihsel izdüşümlerini düşünüyorum bir süredir…

Hemen belirtmeliyim ki, öyle çok uzak maziye dayanmayan, şunun şurasında milenyum çağına denk geliyor bu hikayeler. Ama insanlığın ve özellikle yaşadıkları ülkelerin kat ettiği onca mesafeye rağmen bireyi, özellikle kadını yok sayan, katı kolektivist topluluklardaki boğucu ruhsal iklimine maruz kalmalarını engellememiş bu hemen yanı başlarında kat edilen çağdaşlaşma mesafeleri. Buna rağmen türlü zorlukların üstesinden gelerek maruz kaldıkları boğucu ruhsal iklime meydan okuyarak kendi yollarını çizmeyi başarabilen bu kadınların öyküleri gerçekten çok düşündürücü ve ilham verici.

Başlangıçta da belirttiğim gibi bu kadar başarılı ve ilham verici göründüğü kadar ürkütücü ve travmatik deneyimleri de içerisinde barındırıyor bu eserler. Özellikle topluluk/cemaat ilkelerinin bağnazca kutsanması sebebiyle bireyler, dolayısıyla özbenlik silikleşmesi, bu topluluklarda riya ve dedikoduların maddi ve manevi sefalete eşlik ettiği travmatik deneyimleri beraberinde getirir.

Bu durumlara insanlık tarihi boyunca defalarca tanıklık etsek de ben, kendi tarihimizdeki izdüşümünü aramaya koyulmaya karar verdim ve bu arayış içerisindeki zihnimin karşısına çıkan ilk tarihsel olay, Atatürk Devrimleri oldu. Şöyle dönemin koşullarını içselleştirerek baktığımda yukarıda anlattığıma benzer bir toplum yapısının söz konusu olduğu dönemde birçok konuya ek olarak kadına odaklanmak ve hanedanın tebaasından ibaret olan kitlelerden yurttaş olan “birey”e dönüşümde kadın haklarına apayrı bir gelişim çizgisi oluşturmak güçlü bir tarihsel liderlik kadar, dönemin koşullarına göre değerlendirildiğinde eşsiz bir cesareti de gerektiriyor.

Bu ağır derecedeki travmatik deneyimler neticesinde yegâne çözüm yolunun eğitim aracılığıyla aklını özgürleştiren bireylerden geçtiğini kendi ülke tarihimizde ilk ve en kararlı şekilde eyleme dökerek kitleselleştiren büyük önderin bu cesur hamlelerinin sonuçlarını ve hâlâ devam eden etkilerini insaflı ve vicdanlı bakan her dimağ kolaylıkla görebilir.

Aklını özgürleştiren kadınların inşasına dayalı toplumsal düzeninin bir ülkenin topyekûn kalkınma ve refahındaki kilit rolünü süper güç olarak nitelendirilen Amerika dahil olmak üzere Dünya’nın farklı yerlerinde bugün dahi tanıklık edebiliyor olmak, bu hakkı teslim edebilmek için yeterlidir.

Hâlâ kulaklarımızda çınlayan “ilk kadın pilot”, “ilk kadın veteriner”, “ilk kadın cerrah”, “ilk kadın avukat”, “ilk kadın arkeolog” tanımlamaları bu anlayışın bir eseri olarak sadece o dönemler için değil, bugünleri için dahi guru verici gelişmelerdir. Buradaki amaç pek tabii ki kadınları meslek sahibi yapmaktan ziyade, toplumsal yaşam için bir figüran olmaktan çıkarıp, eğitim yoluyla özgürleşen, fikri ve vicdanı hür bir aktör yapmaya çalışmaktı.

Kuşkusuz fikri ve vicdanı hür kadınlar yetiştirme sürecimiz ilk devrimlerden bugünlere gelene kadar sancısız bir şekilde geçmedi. Kimi zaman dini, kimi zaman ideolojik, kimi zaman da geleneklerden inen ağır darbelerin bedelini yaşama hakkı dahil, temel hak ve özgürlükleriyle ödeyen ve ödemeye devam eden çok sayıda kadını anmaya ne yüzümüz tutar ne de yerimiz yeter. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, kadınlara yönelik bu utanç verici ayrımcılığın boyutu o kadar derinlerde ki, gurur kaynağımız olan olay ve olgularda dahi bu ayrımcılığı görebilmek mümkün.

Öyle ki kendimize özgü bir eğitim sistemini inşa etmekte haklı olarak en büyük gururumuz olan Köy Enstitülerinde dahi istisnai de olsa cinsiyete dayalı ayrımcılığa maruz kalan öğretmen adayı kadınlarımız, bu ayrımcılığın bedelini canlarıyla ödediler (Bu acıklı öykü, kısaca Deniz Zeyrek’in “Mehlika’nın Hikayesi” başlıklı yazısından okunabilir [2]).

Görüldüğü gibi hiç ummadığımız kişi veya kurumlarda dahi görebileceğimiz, adeta kılcallarımıza işlemiş olan cinsiyet ayrımcılığına maruz kalan kadınlar için hayat hiçbir zaman kolay olmuyor.

İşte, tam da bu sebeple bugünü yeniden değerlendirmek için 100 yıl öncesine yeniden giderek, Atatürk’ün zihninin kıvrımlarında seyahat etmeye hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var. Askerliği dolayısıyla Avrupa’dan Afrika’ya birçok ülkeyi cephe cephe, sokak sokak görüp geçiren Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olduktan sonra attığı adımları içselleştirmeye hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var.

O günden bugüne nelerin değişip nelerin değişmediğini, nelerin ilerlemek yerine gerilediğini takdirinize bırakırken, kendisinin şu sözlerini özellikle dikkatinize sunarak yazıyı noktalamak istiyorum:

“Ben, manevî miras olarak hiçbir nass-ı katı’*, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım, bilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü güçlükler önünde, belki amaçlara tamamen eremediğimizi, fakat asla ödün vermediğimizi, akıl ve bilimi rehber edindiğimizi onaylayacaklardır. Zaman hızla dönüyor, milletlerin, toplumların, bireylerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkâr etmek olur. Benim, Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.”

100 yıl önce böyle bir anlayışla elde edilen hakların, bugün hakkını verebilmemiz ümidiyle…


[1] Talebe olarak Türkçeye çevrilen bu başlığa ısınamadığım için İngilizcesini tercih ettim. Keşke “Eğitimli” olarak çevrilseydi.

[2] https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/deniz-zeyrek/mehlikanin-hikayesi-40535580

Author: Mustafa Göktaş

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share This