DEMOKRASİ DENİLİNCE AKLIMA NE GELİYOR – 5

En demokratik ülkelerde bile hükümet veya devletin başındaki insanın siyasi görüşünü ve davranışını aile çevresi, cinsiyeti, dini inancı, ırkı ile etnik kökeni, yetiştiği çevre, aldığı eğitim ve mesleği belirler. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı olunca insan tamamen tarafsız, herkese eşit mesafede birine dönüşmez. Buna imkân da yoktur. Dolayısıyla gözlemciler eğilimine göre ona bir lakap takarlar.

Dünyada şu anda 206 egemen ülkenin 156’sı resmi adlarında “cumhuriyet (republic)” sözünü kullanırlar. Bu, halk tarafından yönetiliyoruz demektir.  Ancak onların da demokratik (parlamenter veya başkanlık), halk, federal, İslami gibi farklılıkları var.  Bir sistemden diğerine dönüş kolay olmamakla birlikte bunun örnekleri vardır. En keskin değişim askeri darbelerle meydana gelmektedir. Türkiye, Orta Doğu’daki hayli ülke gibi darbeler yaşamıştır. Nedense Fransa’daki gibi 5. Cumhuriyet denmemiştir. Belki Türkiye’nin de 4. Cumhuriyeti olmalıydı.

Şimdi bunların hangisi insanlara gerçek eşitlik, tarafsız adil hukuk, eğitim, sağlık ve iş güvencesi vermektedir? Aslında öyle ütopik bir ülke yoktur. Dünyanın en güçlü üç ülkelerinden biri olan, demokratik ABD’de evsizler, işsizler, sosyal güvenceden yoksunlar var. ABD ulusal çıkarlarımız diyerek onlarca yıl Vietnam gibi uzak ülkelerde askerlerinin ölmesini sineye çekti.  Şimdi bu sorunu artık çözdüler. ABD, Afganistan gibi ülkelerde profesyonel, ücretli askerlerle çarpışıyor.

Rusya Federasyonu, İran İslam Cumhuriyeti gibi ülkeler askerlik yaşı gelenleri dünyanın çeşitli yerlerindeki cephelere yolluyor. Türkiye’de ise parası olanlara bedelli askerlik yolu açıldı. 2018’de 630 bin kişi başvurmuştu. 2020’de bugüne kadar 20 binin üzerinde başvuru oldu. Bedeli ödeme gücü olmayanlar ise mecburen askere gidiyorlar ve ölüm riski taşıyorlar.

Anlaşılan demokratik olsun veya olmasın ülkenin çıkarları için gençler tehlikeli görevlere yollanabiliyorlar. Avrupa’da bu gibi sorunlarını çözmüş, mutlu ülkeler var. Ancak dünyanın her yeri güllük gülistanlık değil.

Peki siyasi sistemlerin değişmesi insanlığa merhem olabilir mi?

Dünya’da çok sistemler denendi. En etkililerinden biri Komünizm idi.  Sovyetler Birliğinde insanlar korku ve baskı altında yaşadılar. Kadınlar demiryolu işçisi oldular. Eşitlik ise fakirlikte sağlandı.

Çin Halk Cumhuriyeti ilk 30 yılını sefalet içinde geçirdikten sonra kapitalist sistemi benimsedi ve ülkede dünya çapında zenginler oldu. Bu refahtan halkın payına düşen, yıllık kişi başına 9 bin dolar gelir oldu. Fakat açlık ve sefalet içinde yaşayanlar hala var.

20. yüzyılda yaşanan Faşizm (Nazizm) gibi akımlar kendi uluslarına felaket getirdi. Sonunda demokrasinin en iyi sistem olduğuna kanaat getirildi. Türkiye’de “Padişahtan, Sultandan kurtuldu güzel vatan” şarkıları söylendi.

Bir müddet liberalizm, yeni kapitalizm piyasaları canlandırdı. Savaşlar sona erdi, batıda insanlar değişik ülkelere seyahat etmeye başladılar. Ancak bugünlerde 30 milyona bulaşan Kovid-19 virüsü pandemiye dönüştü. Ekonomiler zarar etmeye başladılar. Firmalar iflas ettiler, işsizlerin sayısı çığ gibi arttı.

Yönetimler ve onların yandaşı kapitalistler bu krizle pek başaçıkamadılar. İnsanlar sağlık sistemlerinin aksadığını, yönetimlerin pandemiye çözüm getiremediğini ve yalan üzerine yalan söylediklerini gördüler. 200 bin ölüsü ve 6,5 milyondan fazla vakası olan ABD’de Trump hala halka yalan söylüyor. Bütün derdi 3 Kasım’daki seçimi kazanmak. Başka ülkelerdeki yöneticiler de pek farklı değil.

Anlaşılan insanları koruyacak yeni bir sistem aramak gerekecek. İnsanlar yıllarca hizmet edilince bir köşeye atılmak, itilmek-kakılmak istemiyorlar. Onlar güvencede bir hayat ve saygı istiyorlar. Genç ve çalışma yaşındakiler sevecekleri, aldıkları eğitime uygun iş istiyorlar. Kadınlar ev, iş veya okul hayatında erkelerle aynı haklara sahip olmak istiyorlar. Güvence istiyorlar, sokaklarda korkusuzca yürümek istiyorlar.

Ancak bu nüfus artışında bu taleplerin karşılanmasının da imkânsız olduğu bir gerçek. 1900’de 1 milyar 600 milyon olan dünya nüfus 50 yıl sonra 1 milyar artmış ve bir 50 yıl sonra 2000’de 6 milyar 143 milyona ulamış. Son 20 yılda  ise 1 milyar 650 milyon artarak 7 milyar 800 milyon olmuş. Buna can mı, mal mı dayanır? Bu kadar halk nasıl beslenir, nasıl yönetilir, nasıl tehdit olmaktan çıkarılır?

  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

Bu ve diğer nedenlerden Demokrasi adı altındaki sistemler sorgulanmaya başladı. Bilhassa pandemi hem korku saldı hem insanlara düşünmeye yöneltti. Dünyanın çeşitli taraflarında birbirinden bağımsız rejim değişikliği talepleri gelmeye başladı.

20 Eylül’de Tayland’ın başkenti Bangkok’ta binlerce kişi kralı protesto etti, gücünü azaltarak reformlar yapmasını talep ettiler.

İspanya’da Başbakan Yardımcısı Pablo Iglesias son dönemde kraliyet ailesinde yaşanan skandalların, ülkede Monarşiden Cumhuriyete geçmek için “tarihi bir an” sunduğunu söyledi.

Türkiye’de bir muhalefet milletvekili, iktidar partisi hakkında “Sadece ordunun değil, üniversitelerin, sendikaların, siyasi partilerin ve karizmatik liderlerin demokrasiye ilişkin samimiyetlerine inanmak oldukça zordur. Demokrasi iddiasıyla kurulduğu halde demokratik siyaseti temel alan tek bir parti örneği yoktur. Demokrasi iddiasıyla yola çıkıp bir şekilde iktidar olmuş partilerin totaliter, otoriter ve oligarşik bir yapıya nasıl dönüştüğünün somut örneğidir” diyor.

İşte bunun için dünya ülkelerinin yönetim sistemlerinde mutlak bir değişim şart. Eski çözümler, söylemler daha ne kadar işe yarayacak?

Bana göre siyasi partiler olmamalıdır. Bu sayede siyasete atılmak isteyenler parti baskısından kurtulacaklardır.

Seçimler dar bölgelerde yapılmalıdır. Böylece seçmenin adayla yüz yüze gelmesi sağlanacaktır. Seçmen adayın inandırıcılığını sınama imkânı bulacaktır.

Seçimler bir dönem için olmalı, adayın bunu kamu hizmeti olarak algılanması sağlanmalıdır.

Bakanlar, Başbakan veya Cumhurbaşkanı tarafından meclise sunulmalı, çoğunluk tarafından onaylanınca makamına geçebilmelidir.

Yargı yönetimden bağımsız, kendi bütçesi olan bir kuruma dönüştürmelidir. Yönetim kati surette yargıç ve savcıları belirleme hakkına sahip olmamalıdır.

Halkın internet aracılığı ile kanun teklifine karşı çıkma veya kanun teklif hakkı olmalıdır.

Zenginlerin göstermelik değil, topluma gerçek ve yüklü katkısı sağlanmalıdır. Çünkü genelde onlar çalışanlarına düşük ücret vermeyi, mümkün olduğu kadar az vergi ödemeyi yeğlerler. Kazanç hırsı o dereceye vardı ki, Batılılar ucuz iş gücü sağlayan Çin gibi ülkelerde fabrikalar açtılar. Neticede Çin’in dünya demokrasisini tehdit eder bir güce ulaşmasını temin ettiler. Tanınmış Fransız oyuncu Gérard Depardieu vergi ödememek için Rusya vatandaşı oldu. Bu gibi olaylar zenginlerin vatanı var mı, sorusunu akla getirir.

Kısacası halkın menfaatini ancak çok şeffaf bir sistem ile koruyabiliriz. Başka sistemler birtakım şahıslara mutlak güç vermektedir. Bu güç onların ülke kaderi ile oynamalarına vesile olmaktadır.

Şüphesiz benim yazdıklarım şimdilik hayaldir. Fakat hayal olmadan da geleceğe nasıl ümitle bakacağız.

Author: Nadir Devlet

Prof. Dr., Türk Dünyası tarihi ve uluslararası ilişkileri uzmanıdır. 20 ve 21. yüzyılda Rusya, Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk halklarının geçmişi, bugünü, siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik yapıları üzerinde yoğunlaşmıştır.

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share This