VATAN BANA GÖRE NE

İnsanların kafası soyut kavramlar yüzünden devamlı karışır. Vatan, millet, din, namus, şeref, saygı, sadakat, aşk vb. gibi herkes tarafından farklı yorumlanmaya açık, soyut kavramlar birbirimizi anlamakta ekseri problem yaratırlar.

Nerelisin? Memleketin nere? İçinden mi, dışından mı? Nerede doğdun? Türk müsün? Hayret, Müslüman değil misin?

Yaşadığınız ülkede de yurt dışında da benzer sorularla karşılaşmanız kaçınılmazdır. En azından ben, bunu çeşitli ülkelerde yaşadım. İşte bu deneylerimi sizinle paylaşmak istedim.

Türk Dil Kurumuna göre vatan, bir kimsenin doğup büyüdüğü, bir milletin hâkim olarak üzerinde yaşadığı, barındığı, gerekirse uğrunda canını vereceği toprak. Bir kimsenin yerleştiği yere de vatan denir. Vatan ile yurt aynı manadadır. … Bir ulusun bağımsız ve egemen olarak üzerinde yaşadığı yeryüzü parçası ve onun havası ile karasularına denir.

Vatan kelimesi, dilimizde oldukça yaygın kullanılan kelimelerden birisidir. Vatan kelimesi Arapça kökenlidir.

Vatan bir duygu mudur? Sıla mıdır?

Sorulardan biri şu: Vatanın etnisite ile ilgisi var mıdır?  Hem vardır hem yoktur. Vatan, bir millet (ulus) ile bağlıysa etnik, yani soysal bir bağ vardır. Çünkü ulusu yapan unsurlar ortak dil, ortak geçmiş, ortak duygu, üzüntü ve heyecan, ayrıca ortak yemek, müzik, adet-örf gibi kültürel unsurlar ve genelde ortak inanç içerirler.

Fakat artık vatan ve vatandaşlık kavramları belki de son yüzyılda hayli değişti. Vatan veya anavatan kavramları hemen her dil de var. Bazı nüanslarla: Ruslar “Rodina”; Almanlar “Vaterland (baba ülkesi)”; İngilizce “Motherland, Homeland”; bir Türki halk olan Tatarlar “İl” diyorlar. Anglo-Saksonlarda vatandaşlık millet anlamına da gelen “Nationality” tabiri ile karşılanıyor.

Vatandaşlık kavramı göç edenlere ulusal kimlik verilerek hayli farklılaştı. Son 20-30 yılda para karşılığında hayli ülkenin vatandaşlığını alabiliyorsunuz. Dolayısıyla TDK’nın vatan kavramı açıklaması arkaik kaldı. “Gerekirse uğruna can verdiği” unsuru bedelli askerlikle kadük oldu. “her Türk asker doğar” söylemi de yüzbinlerin bedelli askerliğe başvurmasıyla gerçeği yansıtmayan bir ifadeye dönüştü. Para ödeyerek vatandaşlık alan kimi cepheye yollayabilirsiniz?

İşte gittikçe karmaşık hale gelmiş bu kavramdan ve edindiğim tecrübelerden nasıl bir sonuç çıkardığımı kendime sordum.

Uzun süreler yaşadığım veya sıkça ziyaret ettiğim ülkelere bakarsam, teorik olarak dört-beş ülkenin de vatandaşı olma imkânım vardı. İlki, doğduğum ve 4,5 yaşına kadar yaşadığımı Çin olurdu. İkincisi serbest göçmen olarak kabul edildiğimiz Türkiye oldu. Üçüncüsünün kesintisiz 12 yıl yaşayıp çalıştığım Federal Almanya olma ihtimali vardı. Çünkü birlikte çalıştığım bir hayli meslektaşım Alman vatandaşlığına kabul edildiler.  Daha sonra iki sefer misafir öğretim üyesi olarak çalıştığım ABD de belki olabilirdi. O ülkede aynı baba, ayrı annelerden olma iki ablam var. Son ihtimal ise belki öz kız kardeşimin yaşadığı ve tarihi kökenimizin çıktığı Rusya Federasyonu olabilirdi. Mesela Putin bu hafta 300 bin kişiye para pul istemeden Rusya vatandaşlığı verileceğini ilan etti.

İkinci soru ise vatan öyle kolaylıkla değiştirilecek araba, elbise hatta ev gibi bir şey mi? Tabii ki değil. Ben Almanya’da iken orada 30 yıl yaşayıp da kendilerine oturma ve çalışma izni, hatta vatandaşlık veren Almanlara devamlı küfreden kimselere rastladım.  Bu konu çok derin olduğundan o izlenimleri burada bırakarak kendi deneyimlerime geçeyim.

4,5 yaşında Türkiye’ye göçtüğümüzde ben anadilim olan Tatarca’yı konuşuyordum. 2,5 aylık gemi yolculuğunda ise birlikte olduğum çocuklardan biraz Rusça kapmıştım. Çocukken insan hiçbir şeyi anlamaz ve kavramaz. Hangi ulusun çocuğu olsa da onunla oyun kurar. İlk yerleştiğimiz Çarşamba’daki natamam evin bahçesinde kum tepecikleri vardı. Benden biraz büyük olmasına rağmen Evin sahibinin kızı Erdem ile oynamaya başlamıştım. Ona “Erdem pesok kitir” dediğimi hatırlıyorum. Pesok Rusça kum demekti. Daha sonra Şişli’ye taşınmış, orada da bir Rum çocuk ile ahbap olmuştum. Zannımca çat-pat Türkçe konuşmayı ondan öğrenmiştim. Düzgün Türkçeyi ise ilkokulda öğrenmeye başlamıştım. Hala bu coğrafyaya yabancı olduğumuzun şuuruna varamamıştım. Neredeyse herkes ilkokulu “pek iyi” derece ile bitirirken ben “iyi” derece ile mezun olmuştum. Muhtemelen Türkçem yetersiz kalmıştı. Ancak bizim mezunlar arasında tek bir ben yabancı bir okulun (Alman Lisesi) sınavını kazanmıştım. Sonradan acaba yabancı olmam mı, daha az notla mezun olmama neden oldu diye düşünmüştüm.

Çünkü Vefa Akşam Lisesinden mezun olurken de bir tek “kompozisyon” dersinden ikmale kalmıştım. Hocamız sol eğilimli bir edebiyatçıydı. Türkçemi mi beğenmemişti, yoksa yabancıları mı sevmiyordu? Türkçemin çok yetersiz olduğunu zannetmiyorum. Çünkü lise çağında iken Tukay Gençlik Kulübünün “Tukay Bülteni” adlı yayınını fiilen ben çıkarıyordum. Şimdi o nüshalara baktığımda yazıların o kadar da bozuk bir Türkçe ile çıkmadığını görüyorum.

Kısacası biz “suyun öteki tarafından gelenler” havadan nem kapmaya oldukça yatkınız. Hayatımda Tatar kökenli olmamın en büyük darbesini Yeditepe Üniversitesinin Mütevelli Heyeti Başkanı Bedrettin Dalan’dan yedim. Ulu orta herkesin içinde Tatarlara hakaret etti ve beni işimden azletti.

Bu ve benzer tecrübeler bana buralı olmadığımı daima hatırlattı. Dolayısıyla doğduğum, doyduğum veya sığındığım yer mi benim vatanım, cevap vermekte zorlanıyorum.

  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn
İki Tatar asıllı Türk profesör olarak Wisconsin – ABD’deyken
Solda Kemal Karpat
Aralık 1996

Biz Tatarlar Türki kökenliyiz. Anadilimiz Tatarca Türkçe ile akraba ama Tatar Türkçesi değil. Çünkü kendi alfabesi, orfografisi, edebiyatı olan; o dilde konuşan, anlaşan, okuyan ve yazan insanları varsa o artık herhangi bir dilin ağzı, şivesi veya lehçesi değildir. Müstakil bir dildir. Kazan Tatarlarının kendi dil, edebiyatlarının dışında, kendilerine has tarihleri, tarihi vatanları, kültürleri, adet-örfleri vardır. Doğru, onlar da Türkler gibi Sünni ve Hanefi mezhebine bağlı Müslümanlardır. Ancak yine de ritüelleri ile ayrılmaktadırlar.

Tatarların Türklerle teması ancak 19. yüzyılda, az olsa da başlamıştır. Fakat sonra 70 yıl boyunca kesilmiştir. Ortak bir tarihleri yoktur. Çünkü Tatarlar çok uzun asırlar Rus hakimiyeti altında yaşamışlardır.  

İşte Türkiye’ye sığınan Kazan Tatarları bu özelliklerini korumak istemişlerdi. Tabii ki zaman içinde asimile oldular. Olamayanlarda ise nostaljik bir tarihi vatan özlemi devam etti.

Kazan Tatarları fizyolojik olarak da genelde esmer, oldukça kıllı olan Anadolululardan ayrılırlar. Bir kısmı sarışındır, bir kısmı Moğol hatlarına sahiptir.  Bir tanışma söz konusu olduğunda bana ilk sorulan sorulardan biri “Nerelisiniz?” olmaktadır. Çarşıda, pazarda bana sıklıkla İngilizce veya başka yabancı dilde hitap edilir. Ancak böyle bir soruya ne Almanya’da ne Rusya’da rastladım. Hatta bir keresinde bir Alman’a “Ben Türküm” deyince, “Şaka yapmayın, Hollandalısınız siz” şeklinde cevap almıştım.

Türkiye’de ise “Tatarım” deyince, “Estağfurullah!” diyenler oldu. Malum Tatar adı sırf Rusya’da değil, burada da bazıları tarafından (yukarda örneği var) kötü olarak anılır.

Tabii ki ben 55 yılını Türkiye’de geçiren, yüzlerce talebe yetiştiren, Türk basınına devamlı katkı sağlayan, çok sayıda makale ve 30’un üzerinde kitabı yayımlanan bir Türk bilim adamı olarak bu vatana hizmet ettim. Dünyada da beni Türk akademisyen olarak bilirler.

Buna rağmen vatandaşlık konusunda gerek bana bakış gerekse benim bakışım açısından farklıyım. En sevdiğim yemekler Tatar yemekleridir. Dünya klasik ve popüler müziğini severim. Bazı Türk eserlerini dinlemekten de zevk alırım. Ancak beni en fazla Tatar müziği hüzünlendirir, gözümden yaş getirir. Kendimi bazen hiçbir yere ait değilmişim gibi hissederim. Sanki nerede olsa yaşarmışım gibi gelir. Tabii ki bu kadar yıl sonra en kolay yaşayacağım yer yine de Türkiye’dir.

Türkiye’den ayrılmak zorunda bırakırlarsa tabii ki üzülürüm.  Ancak gideceğim yere adapte olmaya çalışırım. 12 yıl Almanya’da veya birkaç yıl ABD’de iken Türkiye’yi özlediğimi söyleyemem. Ancak Suudi Arabistan, Orta Asya Ülkeleri, Hindistan, Rusya gibi ülkelerden Türkiye’ye dönmek her zaman sevinç kaynağı olmuştur.

Demek ki özetlersek çalıştığın, eşinin, belki çocuklarının, meslektaşlarının, dost ve ahbaplarının olduğu yer vatan oluyor. Çünkü neticede insana insan, sevgi, takdir, hoşgörü gerek ve bunu vatanında bulma şansın çok yüksek.

Author: Nadir Devlet

Prof. Dr., Türk Dünyası tarihi ve uluslararası ilişkileri uzmanıdır. 20 ve 21. yüzyılda Rusya, Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk halklarının geçmişi, bugünü, siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik yapıları üzerinde yoğunlaşmıştır.

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share This