BİR GİDER KALEMİ OLARAK ÖĞRETMEN

Sanırım çoğunuz Türkiye Özel Okullar Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Nurullah Dal’ın son açıklamasını okumuşsunuzdur.

Özetle şunları söylüyor:

“Dünyanın her yerinde okulların açılması birinci gündemken burada tek muhalefet var, o da öğretmen sendikaları. İşe gitmeden maaşlarını alıyorlar. Sanırım rahata da alıştılar. Peki diğerleri? DSÖ ‘okulları açmak esastır’ dedi. Bazıları ise hâlâ ‘sendika ağzı’ ile hareket ediyor. ‘Hastalanır mıyız?’, ‘Korkuyoruz’ diyerek sosyal medyada gerçek kimliğini gizleyip, yazıp çizenlerle bu iş olmaz. Ben özel okulcu olarak konuşmuyorum. Mesele bizim okullarımızın meselesi değil. Mesele eğitim.”[1]

Türkiye’deki özel okulculuk dinamiklerini, çoğu özel okul kurucularının yüksek kâr motivasyonlarını bilmeyenler için makul görünebilecek bu açıklama, aslında görünmeyen yüzüyle ciddi etik ve hukuki sorunları içerisinde barındırıyor.

Pandemi sürecinde herkesin eve kapanmak zorunda kalması nedeniyle birçok meslek grubu gibi öğretmenler de işlerini evden yürütmek durumunda kaldılar. Ama gelin görün ki, birçok kesim tarafından bu sürecin bir tatil olarak algılanması ve devlet okulu öğretmenlerinin toplu sözleşmeden elde ettikleri tek kazanımın işlemesi sonucunda ek ders ücretlerini hak etmiş sayılmaları, özellikle maliyet kaygısı yüksek sermaye sahiplerinin tepkisini çekmeye yetti. Bu durum, her yıl 24 Kasım’larda yerlere göklere sığdırılmayan öğretmenlere dönük kutsallık algısının aslında ne kadar kırılgan temeller üzerinde durduğunu göstermesi bakımından da ilginçtir.

Bu ilginçliğin tarihsel dönüşümünü sorguladığımda karşılaştığım sonuç ise gerçekten çok üzücü. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren idealist bir toplum önderi olarak konumlandırılan ve Köy Enstitüleri ile bu rolü taçlandırılan öğretmenlik mesleği, kitaplara sığmayacak sayıda fazla bilgi ihtiva etmesi nedeniyle burada değinemeyeceğim farklı merhalelerden geçerek özel öğretim kurumları özelinde piyasacı bir zihniyetin piyonuna indirgenmeye çalışılıyor. Özellikle “girişimci, kurucu” olarak isimlendirilen ama gerçekte müteahhitlerle aynı zihniyete sahip olan özel öğretim kurumu sahiplerinin öncülük ettiği bu rol değişiminin yarattığı mesleki itibar kaybı, ve bu kaybın toplumsal gelişmişlik düzeyine olan olumsuz etkisi henüz fark edilir düzeyde değil. Yakın tarihimizden çok farklı örnekler vermek mümkün olsa da, özellikle birkaç yıl önce ortaya çıkan ve kısa süre önce son verilen öğrenci başına teşvik uygulaması birçok girişimcinin iştahını kabartması nedeniyle eğitimcilikten gelmeyen ve zihniyeti tamamen maliyet-kâr ilişkisi dışında işlemeyen sermayedarlar sektör içerisinde kendilerine yer edinmeye başladılar. Ancak çok uzun sürmeyen bu teşvik uygulamasının sona ermesini takip eden ekonomik dalgalanmalar nedeniyle sürdürülebilir finansman yapısına ve güçlü kurumsal vizyona sahip olmayan kurumlar ayıklanmaya başladı.

Sonrasında ise hemen herkesin hazırlıksız yakalandığı Pandemi süreciyle birlikte birçok velinin, ne kadar iyi kurgulanırsa kurgulansın, uzaktan eğitim sürecinin verimsizliğine ilişkin karşılaştıkları hazin gerçekler, özel okullara verilen ücretlerin de sorgulanmasına neden oldu. Özel okul sahiplerinin salt öğretmen maaşları üzerinden işlettikleri maliyet-kâr analizi, bu kez veliler tarafından özel okullara karşı işletilince varlıklarını ne kadar sürdürebilecekleri konusunda kaygıya düşmeye başladılar.

Belki de bu durumun bir sonucu olarak kapanma tehlikesi ile karşı karşıya kalacak sermaye sahiplerinin en kolay hedef aldığı kesimin günahsız emekçiler olduğu gerçeği, özel okul sektöründe de şaşırtmadı ve günahsız öğretmenler hedef alındı.

Peki bu günahsız öğretmenlere öğrenci kaydı kaygısı yaşamadan önce neler yaptırılıyordu?

Mesela haftada 60 saate kadar ders koyup, zerre kadar fazla mesai ücreti ödenmiyordu. İşgüzar sermaye sahiplerinin deyimiyle “vergiden kaçınmak” için öğretmen maaşlarını resmiyette düşük gösterilip, kalanını elden vermeye razı ediliyordu meslektaşlarımız. 2016’da yapılan düzenlemeyle özel okullarda çalışan öğretmenlere de verilmesi zorunlu tutulan öğretim yılına hazırlık ödeneğini bazı okulların öğretmenlerin banka hesabına yatırdıktan hemen sonra elden iade olarak vermeye razı ediliyordu. Vermeyenler sözleşme feshi ile tehdit ediliyordu. Kurucu temsilcisinden müdürüne kadar uygulanan örtülü ve açık mobingleri hiç saymıyorum bile…

Özel okul sahiplerinin en yüksek kâr elde ettikleri dönemlerde türlü istismarlara muhatap olan öğretmenlerin uğradıkları bu haksızlıklara dair TÖZÖK başkanı veya yönetiminden en ufak bir eleştiri duydunuz mu? Maalesef hayır…

Çok şey söylemek mümkün olsa da basit bir temenniyle bitirelim:

Özel okulculuğun eğitimle ilgili-ilgisiz her sermaye sahibine değil, eğitimi kârlılık motivasyonunun ötesinde değerlendirebilen eğitimci kökenli girişimcilere emanet edilmesi dileklerimle…


[1] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ogretmenler-ozel-okullar-dernegi-baskanindan-ozur-bekliyor-1756720

Author: Mustafa Göktaş

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share This