EĞİTİMDE TÜKETİM KÜLTÜRÜ

 

Malum, “Cilalı İmaj Devri”ndeyiz…  Çok çabuk meraklanıyor, çok çabuk elde etmeye çalışıyor, çok hızlı yaşıyor ve maalesef çok çabuk tüketiyoruz.

Her yıl model yenilemesine rağmen tüketim güdümüzü karşılamakta yetersiz kalan “akıllı” cihazlarımızın güncellemesinin gecikmesi bile bizi krize sokmaya yetiyor. Fazla kullanılmayan özellikler haricinde birçok yönden aynı işlevi gören eski tip cihazlarımız, vitrinleri süsleyen yenileriyle karşılaştırıldığında adeta Yontma Taş Devri’ndeki el yapımı savaş baltası muamelesi görüyor. Birkaç ay önce aldığımız ürünün yenisinin çıktığını görünce verdiğimiz en hafif tepki “Tüh ya! Biraz daha bekleyemez miydim sanki!” gibi bir hayıflanma oluyor.

 

 

Örnekleri uzatabileceğim (ancak asıl konumuz genel tüketim alışkanlıklarımız olmadığı için uzatmaktan imtina ettiğim) birçok benzer olay maalesef “İnsan Yetiştirme Düzenimiz” olan eğitime de çoktan sıçradı.

Gelişmeleri ıskalama ya da moda akımların gerisinde kalma kaygısı tam manasıyla “Nevrotik” bir vaka olarak karşımızda duruyor. Gelişim şevki yüksek birçok meslektaşımızın ve bazı kolejlerin rekabette öne geçme motivasyonundan kaynaklanan temelsiz yenileşme ve/veya daha çok öğrenci kaydetme aşkı, aslında doğal bir süreç olan yenileşme ve gelişme gibi kavramları PR çalışmalarından ibaret kof tüketim metaları haline getirdi.

Şöyle madde madde hafızamızı tazeleyerek yenileşme ve gelişme adına tükettiğimiz ya da tüketmekte olduğumuz kavram ve yaklaşımları hatırlayalım:

 

  • Aktif Öğrenme / İşbirlikli Öğrenme:

Gerçekten 2000’li yıllarda mı keşfedildi, yoksa bu yıllarda mı ülkemizde yaygınlaşmaya başladı bilmiyorum ama ilk karşılaştığımızda ezberci eğitimden kurtulacağımız ve eğitim sistemini dönüştüreceğimiz çığır açacak yöntemler diye tanıtılınca hemen her kurumun başat PR ya da fark ortaya koyma aracı olarak kullanıldı.  Şimdilerde fazlaca tüketilmesinden olsa gerek adını anan kurumların sayısı yok denecek kadar az.

Peki, öğrenme sürecinde her yüzyılda temel sayılabilecek işbirliği ve aktif olma gibi becerilere duyulan ihtiyaç mı değişti de bu yaklaşımlar eskisi kadar başat olarak vurgulanmıyor?

Tabii ki hayır! Bence bu kavramlar rekabette öne geçme aracı olarak çok fazla kullanıldığından fazlaca tüketildi. Şu anki algı yönetim süreçlerinde daha yüksek rekabet değeri olan, daha janjanlı yaklaşımlar tercih ediliyor (Ya da ediliyormuş, uygulanıyormuş gibi yapılıyor).

 

  • Bilgisayarlı Eğitime Destek Kampanyası

Öğretmenliğe ilk atandığım yılların hemen ertesinde başlayan bu kampanya pek çok kişiyi fazlasıyla heyecanlandırmıştı. Eğitim tarihimizdeki hatırı sayılır seferberliklerden birisi olan bu kampanyanın yarattığı heyecana ben de kayıtsız kalamamış, bu projenin ülkemizin eğitim sistemindeki makûs döngüyü kıracağını ümit etmiştim. Gelin görün ki, bu proje henüz birkaç yıl sonra pek çok sorunla (donanım teknolojilerinin hızlıca ilerlemesiyle ilk satın alınan donanım bileşenlerinin çabucak eskimesi, yazılım ve içerik üretiminin ihtiyaçların çok gerisinde kalması, belki de en önemlisi nasıl bir müfredat entegrasyonu yapılacağına ilişkin kapsamlı bir planlama yapılmaması vb. nedenlerle) karşı karşıya kalarak tüketim tarihimizdeki hazin yerini aldı.

 

  • Bilişimsel Düşünme (Computational Thinking)

İlkin 2011-2012 yılında gündemimize giren, sadece teknolojiyle eğitimin dönüşeceğine (benim gibi) kendini fazlaca kaptırmış meslektaşlarımız için bir umut ışığıydı. Herhangi bir problemin bilgisayar gibi bilişim araçları ve eleştirel düşünme becerileri ile harmanlanarak çözülmesine dayanan bu kavramın birkaç yıl önce nasıl bir heyecanla karşılandığını, şu an ise neredeyse unutulduğunu gördükçe kavramları ve ilkeleri tüketme eğilimimizin boyutlarını daha derinlemesine kavrayıp, ürküyorum (Halen itinayla bu süreci sahiplenerek kendi özgün sistemi ile bütünleştirmeye etmeye çalışan okulları hariç tutuyorum).

 

  • Montessori

Tüketilen en ilginç yaklaşımlardan biri. Temeli “çocuktan hareket” olan bu yaklaşım birçok açıdan ilginç bir seyir izledi ülkemizde. Şöyle ki:

İlk olarak Halide Edip’in “Mor Salkımlı Ev” kitabında geçen bu yaklaşım tarihsel süreç içerisinde farklı zamanlarda birçok kez sanki daha önce hiç yokmuş gibi gündemimize girse de, son dönemimiz olan Cilalı İmaj Devri’ndeki girişi farklı oldu. Çünkü son girişinde çocuğun yüksek yararında temellenen kesif bir merak yerine, rekabette öne geçme temelinde ele alındığı ve hemen her anaokulu tarafından (sözüm ona) uygulandığı için, yarışta ayırt ediciliği ve albenisi kalmadı. Bu sebeple rekabet değeri daha yüksek, daha yeni, ithal kavramlar daha çok ilgi çeker oldu.

 

  • Flipped Classroom (Ters Yüz Eğitim)

Öğrenmeyi sınıf duvarları arasına hapsetmek yerine, çeşitli bilişim ve internet araçlarıyla öğrenme içeriğine her yerden her zaman ders içeriklerine erişmeyi savunuyor Flipped Classrom ya da Ters Yüz Eğitim. Okulda öğrenip evde pekiştirmek yerine, evde keşfedip okulda derinleştirmeye dayalı bu yaklaşımın ülkemizdeki popülerliği (sanırım tüketme hızımızın son yıllarda daha da ivme kazanması nedeniyle) tahminimden de kısa sürdü. İlk çıktığında kendi ilke ve temellerimizle Flipped Classroom’u nasıl bütünleştiririz yerine, biz Flipped Classroom’a nasıl uyum sağlarız gibi bir yaklaşım tercih edince doğal olarak birçok özelliği havada kaldı.

Flipped Classroom’un ülkemizdeki seyriyle ilgili söylenebilecek çok şey olsa da öğrenmede öğretmen-öğrenci ve öğrenci-öğrenci etkileşiminin tamamen ya da kısmen göz ardı edilmesinin ve diğer kavramlarda olduğu gibi rekabet uğruna agresif bir pazarlama malzemesi olarak kullanılmasının sonucunda yoruldu ve rekabet değeri düştü. Takip edebildiğim kadarıyla şimdilerde can çekişiyor.

 

  • Kodlama

Özellikle son dönemlerde yaygınlaştırılmaya çalışılan kodlama, aslında bazı haklı gerekçeler üzerinden ilerletilmeye çalışıyor. Çocuklarımızın bilgisayar ya da tablet başında sürekli oyun oynayarak zamanı tüketmeleri yerine, temel yazılım geliştirme süreçlerine hâkim olarak üretmeyi amaçlayan bu disiplin (Doç. Selçuk Özdemir’in iyi niyetli ve vizyoner çalışmalarına rağmen) her okulun içeriğine kazandırması gereken gerçek amacından uzak rutin bir uygulamaya dönüştü.

Belki de bundan daha önemli olarak, birçok kişi ya da kurum, çocukların ellerine tablet vererek devrim yaratacak bir mobil uygulama ya da yazılım üretilebileceği gibi temelsiz bir girişimcilik hayalinin pazarlanması gibi etik ve gerçek dışı bir tercihle kamuoyuna sunulunca, kodlama meselesi bana göre baştan sakatlandı. Sanki o çok özenilen uygulamalar ve sahipleri tek başlarına sadece kodlama çalıştıkları için başarılı olmuşlar gibi bir algı yaratıldı.

Oysaki benim okuduğum kadarıyla sanal dünyadaki tüm başarı hikâyelerinin temelinde kodlama tekniğinden tamamen bağımsız olarak da ele alınabilecek birkaç temel beceri var:

  • Ekip çalışması (işbirliği),
  • Eleştirel düşünme ve problem çözme becerisi,
  • Özgürlük,
  • Kendi hikâyesinin ve hayallerinin peşinden gidebilme cesareti.

Tüm bunlar gerçekleştikten sonra kodlama becerisi anlamlı bir zemin kazanıyor olsa da, bazı kişi ya da kuruluşlar istemeseler de rekabette geri kalmamak uğruna ya bir kodlama atölyesini, dersini ya da dersliğini okuluna kazandırmak gibi göreli bir zorunlulukla karşı karşıya kalıyor. Burada da sistemle doğru bir biçimde bütünleştirme arayışı yerine rekabette öne geçme hırsıyla hareket edildiği için bir süre sonra bu kıymetli disiplin de tüketim çöplüğündeki yerini alacak gibi görünüyor.

 

  • Maker

Şu sıralar fazlaca karşılaştığımız “Maker” akımını ilk kez duyup da araştırdığımda “Yahu bu MAKER’ın bizim kaldırdığımız ‘İş-Teknik’ gibi derslerimizden ne farkı var şimdi?” demekten kendimi alamamıştım.

Özellikle “MAKER”a yaklaşımımız, kendimizden uzak, dış kaynaklı moda akımları sorgusuzca sistemimize entegre etme “nevroz”unun tipik bir tezahürü niteliğinde. ‘İş-Teknik’ ve ‘Teknoloji Tasarım’ derslerindeki eleştirilecek yönleri de göz önünde bulundurarak sormakta yarar görüyorum:

“Biz yaparken kötü olanlar, hayranlıkla takip ettiklerim tarafından farklı bir ambalajla paketlenerek bizlere sunulduğunda daha mı cazip oluyor?”

Tükettiğimiz, tüketmekte olduğumuz ya da tüketeceğimiz yaklaşımları artırmak mümkün olsa da artık çözüme ilişkin görüşlerime geçmekte yarar var:

Birinci önerim kendi tarihsel perspektifimizden de destek alarak, mikrodan makroya tüm adımlarımızı veri temeline atmak.  Bu verileri yorumlarken de yabancı kaynaklardan yararlanmak çok önemli olsa da, kendi öz kaynaklarımız içerisinde teori ile pratik dengesini etkin bir biçimde kuran ve hakikati bilimde arayan eğitim uzmanlarından yararlanmayı önemsiyorum.

Bir Amerikalı olan Fay Kirby’nin Köy Enstitüleri’ni anlattığı (aynı zamanda Columbia Üniversitesi tarafından doktora tezi olarak kabul edilen) kitabını[1] karıştırırken şu ifadelerle karşılaştım:

“Türkiye’nin yüz yıllık uygarlık ve eğitim savaşının sayısız düşüp kalkmalar sonunda Köy Enstitüsü atılımı ile çözüm bulduğu bir dönemde, bu yeni koşullar karşısında daha da ileri gitmesi beklenirken, Sirer(Reşat Şemsettin) ile başlayıp, İleri(Tevfik) ile tamamlanan yakma ve yok etme politikasının sonunda Milli Eğitim Bakanlığı gözünü yeniden yabancı uzmanlara çevirdi. Cumhuriyet döneminin başında Türkiye’nin daha da büyük ölçüde yabancı uzmanlara başvurduğu halde, kendi derdinin çözümünü yine kendi eğitimcilerinin çabalarıyla bulduğu unutuldu. Şimdi bakanlığın(1950-1954) tek düşüncesi, Birleşik Devletler Hükümeti’nin ve Amerikan yardım kuruluşlarının belki bir kez daha ele geçmeyecek eli açıklıklarından yararlanmaktı.”

Yanlış anlaşılmasın, bu alıntıyla bize bizden başka dost yoktur ya da yabancı kaynak ve uzmanlardan beslenmeyelim demiyorum. Çocuklarımızı en iyi şekilde yetiştirirken “kendi tarihsel/sosyal/kültürel birikimimiz” den, yani kendi otantik deneyimlerimizden en iyi şekilde destek alarak bunları sistemimize en iyi şekilde yansıtmamız gerektğini ifade etmek istiyorum.

Sorunun çözümüne ilişkin bir diğer önerimi ifade etmek için, M. Yaşar Özden’in ufuk açıcı yazısına ve bu yazıyı ifade eden aşağıdaki şekle başvurmakta yarar:[2]

Bu ortamlarda, sistemin cansız öğeleri olan materyal ve yöntemlerin etkisi hep ikincil etkiye sahiptir. Örneklemek gerekirse, uzun zamandır denediğiniz ve başaralı olduğunu düşündüğünüz öğretim materyallerine ve yöntemlerine sahip olduğunuzu düşünelim, bu durumda bile başarılı olmuş öğrenme süreçleri doğrudan öğrenme ortamındaki ister öğrenen ister öğrenmeye yardımcı olan insan öğelerine bağlıdır. Dolayısıyla, etkin ya da anlamlı öğrenme amaçlarına sadece ortamda kullanılan malzeme veya yöntemin kalitesini artırmak suretiyle ulaşmak mümkün değildir. Kısacası, Müfredat, Metod ve Materyal (3M) değiştirerek başarılı öğrenme etkinliklerine ulaşılabileceğini sanmak sadece bir hayaldir. Bu amaca erişmek için sistemin insan öğesine dikkat etmemiz gerekir. Genelde, insan niteliğini artırmaya yönelik çabalar uzun zaman gerektirdiği için kısa zamanda mucize çözüm bekleyenler 3M’nin tamamını, bir ya da bir kaç ögesini değiştirerek reform oluşturmaya çalışırlar fakat eğitim tarihimiz bu tür insansız reformların kötü sonuçlarıyla doludur.

Son bir metaforla sabır sınırlarını zorlayan bu yazıyı nihayete erdirmekte yarar var:

Bendeniz gibi sınıf öğretmenleri iyi bilirler… 4. Sınıf Fen Bilimleri (bira ara “Fen ve Teknoloji” olduktan sonra tekrar eski ismine dönüp “Fen Bilimleri” olduJ”) dersinde vücutta iskeletin önemini işlerken “İskeletimiz olmasaydı, desteksiz ve şekilsiz bir doku kütlesi kalır, hareket etmek, koşmak, yürümek, elimizi kıpırdatmak bile mümkün olmazdı.”  şeklinde işleriz. İskeleti temsil edecek “tel” yahut benzeri sert ve kıvrılabilir bir maddenin ne olacağına karar verip iskelet maketini yaptıktan sonra hamurla üzerini kapatarak hamurun (kas ve diğer dokuların/organların) ancak iskelet ile destek ve hareket işlevini yerine getireceğini keşfettirmeye çalışırız.

Tel malzemesine (yani eğitimdeki iskelet temelimize) birlikte karar vermeden, yani iskeleti oluşturmadan kas ve doku kütlesinin hangi malzemeden olması gerektiğine odaklanmadığımız sürece her türlü yeni yaklaşımı çok kısa sürede tüketmeye devam edeceğiz. Tam da bu bağlamda Kayhan Karlı Hocamdan ufuk açan bir alıntıyla bitirelim:[3]

“Peki biz ne yapacağız?(…) Aristo, Socrates, Eflatun, Mevlana, Yunus… Bu büyük öğretmenlerden birini bugün sınıfa getirsek, teknoloji bilmedikleri için kötü öğretmen mi olurlar? Aristo’yu getirsek kötü mü öğretir? Ne yaptı onlar? Binlerce yıldır etkili olan “soru”ları sordular. Hipotez üretme, bunları test etme, benzerlik-farklılıkları ve metaforik çağrışımları yorumlama becerisi, hedef oluşturma, geribildirim sağlama becerisi…Etkili öğretmenlik dediğimiz temel beceriler vardır. Bunlar binlerce yıldır aynı.

Biz bunu yapmaya devam etmeliyiz.

 

 

[1] Fay Kirby, Türkiye’de Köy Enstitüleri. Sayfa 495

[2] http://myozden.blogspot.com.tr/2012/02/ogrenmede-minimum-yasas.html

[3] Kayhan Karlı, Dijital Bilgelik Yolculuğu İçin Öğrenme Yoldaşlığı. Sayfa 37

Author: Mustafa Göktaş

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share This