HİBRİT, YEREL TOHUM VE “ANADOLU ATEŞİ” (1)

Yazan: Nihal Küpeli [Ziraat Mühendisi]

Sizi Isparta’nın köylerinde bir zaman yolculuğuna çıkarmak istiyorum. Lütfen bu yolculuğa çıkarken üstünü kapattığımız ruhların pencerelerini açık bırakın.

Antalya – Isparta yolundan, Karaöz barajının içinden geçerken güzellik büyüleyici. Ana yoldan Sütçüler’e sapıyorum. İlk gördüğüm kendi ürettiği sebzesini satan teyzem. Ticari kaygısı olmadan, bostanda ne yetiştirdiyse satıyor. Tohumları yerel atalık tohumlar. Lezzetli, mis gibi kokuyor.

 

 

Sütçüler’e giden Durmuş Ali’yi arabama alıyorum. 2.500 liraya mermer ocağında çalışıyor. Ziraatın teşvikiyle eski sığırların yerine 15 inek almışlar. “İnekler ne kadar yem verirsek o kadar süt veriyor” diyor. Yem paraları bellerini bükmeye başlamış. Sattıkları süt ise bunu karşılamıyor. Zeki insanlar durumun farkına varıyor, inekleri satmak istiyorlar. Tanesini 6.000 liraya aldıkları ineği ancak 1.500 liraya satabiliyorlar. Kredi çekiyor, ineklerin parasını ödüyorlar. Durmuş Ali de krediyi ödemek için mermer ocağında çalışıyor. Sonra yine köyünde lavanta üretimi ve lavanta balı yapmak istiyor. Nenesinin taş değirmeni varmış. Köylü, son can çekişmelerini yaşıyor. Kendi buğday ekimini bırakmak üzere. Girdiler çok ve çiftçiliği öldürmek için yeni yasalar…
Sütçüler’e Ulusal Tohum Takas Merkezi yöneticisi Sayın Ali Özırmak’ı almak için gidiyorum.

Amacımız köylünün kendi yerel tohumlarını ekmesini teşvik etmek. Ekmedikleri takdirde bizi köleliğe mahkûm edecek, köylünün ziraat tohumu olarak bildiği hibrit tohumlara mahkûm kalacaklarını anlatmak.

Hibrit tohumlar, ücretsiz fide olarak “çok verimli” yalanıyla dağıtılıyor. Gübresi, ilacı da satılıyor. İki yıl gibi kısa sürede yerel tohum ekilmediği için unutuluyor ve kayboluyor.

Biz de kendi yerel tohumumuzu ilaçsız nasıl ürettiklerini hatırlatıyoruz. Bizim amacımız, toplumun bağımsızlık sigortası olan yerli gıda üretimini korumak.

 

 

İnsan kendi kimliğini, yediklerindeki tatta ve kokuda bulur. Hayvancılık, tarım, yaşamın her alanında olduğu gibi yozlaştırılıyor.

Önce seni değersizleştiriyor, değerini sana parayla satmaya başlıyor. Kapitalizmin büyüsü altında çoğu insan kendinden vazgeçmiş durumda. Ruhlarını kapatmışlar. Bu sistem köleliğe ilk sudan başlıyor. Sularımız baraj ve HES adı altında alınıyor. Toprak anadan, kardeşlerin bitkilerinden koparılıp beton hapishanelere ve yalnızlığa mahkûm ediliyorsun.

 

Durağımız Kasımlar köyü (mahallesi).

İlk ziyaretimiz yurt adını verdikleri evlerinde yaşayan Ramazan Bey, oğulları Mehmet, Ahmet. Keçileri var. Çok para kazanamıyorlar. Sistem, et ithal ederek çiftçiyi bitiriyor. İşleri zor, bıkmışlar. Kendilerinden vazgeçip beton hapishaneleri istiyorlar.

Bizler, sahip olduklarının değerlerini, bunlara sahip çıkmalarını, yurtlarını – üretimlerini bırakmamalarını anlatıyoruz. Eskilerden, geleneksel üretimlerden konuşup, tüm hastalıklara iyi gelen kekikleri içip kalkıyoruz.

Yolumuz Serpil ablanın annesi ve babasının bahçelerine çıkıyor. Depoları, evleri ve eskisi gibi orijinal. Yürek burkan hikâyeleri olsa da bahçelerini cennete çevirmişler. Kara tencerede bamya yemeği aklımda kaldı. Hep beraber bahçelerinden kaldırdıkları yerli patatesi evlerine taşıyoruz. Sayın Ali Özırmak Ulusal Tohum Takas Merkezinde dağıtmak için yerel tohumlardan alıyor. Hepimiz köyün tarihi kilisesini görmeye gidiyoruz.

Yağmur başlıyor.

Amcam bana dağ çayları topluyor.

Tepeden iniyoruz.

 

Akşam, yıldızların altında gençlerle muhabbet ve Serpil ablanın kendi yerel tohumlarıyla yaptığı lezzetli yemekler… Ruhların kapıları açılıyor. Anadolu ateşi yanıyor.
İkinci gün baraj altında kalacak olan Darbükü köyüne yolculuğumuz başlıyor.

 

Devam edecek

Author: Nihal Küpeli

Ziraat Mühendisi, gezgin, doğasever.

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share This