KÜBA’YA YOLCULUK

 

1492’de Christoph Colomb’un “Gözlerimin şimdiye kadar görmüş olduğu en güzel şey” sözüyle merak uyandıran ve “Castro hayattayken Küba’yı mutlaka görün” tavsiyesi üzerine planlanmış bir seyahatten hafızamda kalanları paylaşacağım sizlerle.

Paris aktarmalı toplam 12 saatlik iki uçuş sonrası İstanbul’dan Havana’ya varış.

Küba’ya, özellikle de başkent Havana’ya seyahat etmek için en uygun zaman Mayıs – Ekim arası. Uçaktan iner inmez nemli ve sıcak bir hava karşılıyor insanı ve tüm tatil incecik kıyafetlerle geçiyor.

Yapılması gereken ilk şey yanımızda götürdüğümüz euro veya dolarları turistler için uygulanan yerel para birimi CUC’a çevirmek. CUC, alınan komisyonu saymazsak, dolara eşdeğer ve halkın 16 peso’suna eşit. Pesonun turistlerin eline geçmesi, CUC’un da satış yapanlar dışında halkın eline geçmesi yasak. Satıcıların da gün sonunda kazandıkları CUC’ları bankadaki pesoyla değiştirmeleri gerekiyor. Tahmin edeceğiniz gibi, kredi kartı son derece anlamsız bir icat, eğer Küba sınırları içindeyseniz.

Şehir merkezine doğru yol aldıkça geride kalan havaalanı ve konsoloslukların yer aldığı daha modern bölgeden sonra bir karanlığa gömülüyor şehir. Taşına toprağına sinmiş eskilikten mi kaynaklanıyor bu karanlık, yoksa bir anda içine alan hayat mı karanlık, ayırt etmek zor.

 

Evet, Küba deyince aklıma ilk gelen şey “hüzün”.

Acımasız ambargonun, Sovyetlerin çökmesiyle gelen ortada kalmışlığın, yoksulluğun, dünyada olup biten her şeyden habersiz bir hayatın şekillendirdiği hayallerin, hatta bütün bunlara rağmen sokaklarda rengârenk kıyafetleriyle salsa yapan dansçıların, kafelerde kokteyllerimizi yudumlarken bir yandan gelen melodilerin sahibi müzisyenlerin bile yarattığı hüzün…

Tüm sokak aralarında karşımıza çıkan “hasta la Victoria siempre – zafere kadar daima “ yazısı, Havana – Küba gibi, kapanmak üzere olan bir dönemin ve sonrasındaki belirsiz geleceğin soru işaretlerinin yanında, aslında tabii ki 2 milyon Kübalının yaşama sevinciyle dolup taşan gülümsemeleriyle karşılıyor turistleri. Hayata renk katan, hepsi başlı başına bir tarih olan klasik Amerikan arabalarını da unutmamak lazım.

 

Siz hiç okyanusta yüzdünüz mü? Sahil şeridi boyunca dönen acaba burada köpek balığı var mı? muhabbetleri arasında, daha da ilginç bir deneyim haline gelebiliyor, bu okyanus meselesi.

Havana’nın merkezine indiğimiz ilk an yaşanılan duygunun tarifi yok benim kelimelerimde. Fotoğraflarda gördüğüm, okuduğum, izlediğim, dinlediğim her şeyden daha fazlası bir anda karşımızda beliriverdi.

 

Gezilecek yer çok.

La Habana Vieja yani eski şehir, kapıları açık, sokaklara taşmış sayısız sanat galerisi, mükemmel mimariye sahip binalar, filmlere konu olmuş meşhur kafe/barlar, Devrim Müzesi, Devrim meydanı, Che, Castrove diğer yandaşların Küba’ya döndükleri Grandma Gemisi…

Film platolarından fırlamış gibi duran eski Amerikan arabaları var, rengârenk ve sevimli. Çok antika görünümlü olanlar, turistlere para karşılığı fotoğraf çektirmek için ayrılmış. Motorları yenilenmiş arabalar yine de çok güvenilir değil. Havana Trinidat arasında kiraladığımız araç su kaynatarak bizi çok zor durumda bıraktı.

 

Günler hızla geçiyor Havana sokaklarında.

Sebze, meyve, et, süt gibi ürünlerin sınırlı olduğu ülkede alışveriş karneyle yapılıyor. Elektrik, su, ısınma bedava. Fakat çok lüks villalar ve sosyal konut gibi evler var. Nasıl bir eşit paylaştırma olmuş, anlayamıyor insan.

 

Çocukların eğitimine, beslenmesine, sağlığına çok önem veriliyor Küba’da.

Her yerde satılan yağlı boya resimler çok tipik. Halka devlet tarafından, her ay belli bir miktar un, şeker, yağ ve bebekler için süt yardımı yapılıyor. Puro fabrikası devletin. Fakat çalışanlarına belli miktarda içilmesi için veriliyor, onlar da bunu gizlice, kaçak olarak turistlere satıyor.

Gittiğiniz her restoranda 3’er kişilik gruplar çalıp söylüyor. Fakat sabahtan akşama – akşamdan sabaha kadar aynı ritimle çalan müzik bir zaman sonra bahşiş verelim de artık sussunlar hissi uyandırmıyor değil. Her gece bir festival var ve sabahlara kadar alkol eşliğinde dans eden insanlar…

 

Halk uçurumun ne kadar farkında bilinmez ama yurt dışına seyahat etmenin söz konusu olmadığı, bugün hala internet nedir bilmeyen, cep telefonu kullanma özgürlüğü ise yeni elde edilmiş. Anne babaların küçük çocukları tertemiz kıyafetlerle okula gidip geliyorlar. Evlerin önünde kitap okuyor, resim yapıyor, satranç oynuyorlar. Neyse ki geleceğin onların elinde olduğu bilincinde herkes.

Havana’da yaşayan 2 milyon insanın yaklaşık üç yüz bininin polis olduğu düşünülürse, şehir hissedilenin aksine güvenli. Turist olarak gidildiğinde haftalık harcamaların 100-150 CUC’u geçmediği bir yerde, ceplerimizdeki cep telefonu ve elimizdeki fotoğraf makinalarıyla fazla pahalı hissediyoruz kendimizi.

 

Turistlerin yanlarında sabun, şampuan, tükenmez kalem gibi eşyalar götürmesi ve bunları oradaki halka hediye etmesi çok büyük incelik kabul ediliyor, çünkü ulaşamadıkları şeyler.

Her yer kafe, bar, restoran ve “Paladar” dedikleri küçük ev lokantalarıyla dolu. Eğer tercihiniz Paladarlardan yana olursa Kübalı bir ailenin mutfağına konuk oluyorsunuz. Çok değişik bir tecrübe.

Küba’ya gitmişken mutlaka tadılması gereken yerel içkiler Daiquiri, Canchanchara, Cuba Libre ve tabii ki Mohito. Kahve içme alışkanlıkları çok gelişmiş. Sabah, öğlen, akşam sürekli kahve ikramı var.

Yiyeceklere gelecek olursak, çok özelleşmiş bir mutfakları olmamakla birlikte Congri’yi mutlaka denemelisiniz.

Havana’dan size güzel bir haberim de var. Bugün sayısı üçü bulan Atatürk büstleri bizler için gurur verici. Ülkemizde Atatürk posterlerinin kaldırıldığı, büstlerinin kırıldığı, kaldırıldığı ortama inat, Küba’daki pırıl pırıl Atatürk büstünün önünde durup Atamızı selamladık.

Turistlerin de oldukça dikkatini çekiyor. Bizim fotoğraf çektiğimizi görünce onlar da sıraya girdi ve anlattık. Bir Türk heykeltıraş tarafından yapılmış bu büstlerin açılışına da önem verilmiş. Hem bölgede yaşayan Türkler hem de çeşitli devlet büyükleri bu açılışta bulunmuş. Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün başarılarının evrenselliğine bir kez daha şahit olunmuş…

 

Dönüş tarihimizde bizi Küba – Meksika havaalanında karşılayan acı sürpriz.

Amerika vizemizin olduğu eski pasaportumuzun yanımızda olmadığını fark ettik, Türkiye’de kalmış. Vize numaramızı bilmemize rağmen havaalanında dahi bilgisayardan girerek göremediler. İnternet yok…

Türk büyükelçiliğine giderek iki gün uğraştık ama onlar da misafir vizesi sağlamak vs gibi bir çözüm getiremedi. Kredi kartının geçmediği, paramızın kalmadığı, iletişim aletlerimizin şarjının bittiği bir yerden kendi imkânlarımızla zor dönebildik Türkiye’ye…

 

Sizlere gezip gördüğüm, yaklaşık 10 günümüzü geçirdiğim bir ülkeyi farklı yönleriyle anlatmaya çalıştım. Umarım ilginizi çekmiştir.

Sonuç olarak Küba harikulade bir yer. Fakat giderken her şey binlerce kez kontrol edilip orada hiçbir sorun çıkmaması sağlanmalı.

Mutlaka gidin, görün, hissedin, yaşayın derim. Keyifli seyahatler…

 

 

 

 

 

Author: Sühendan Cevizci

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share This