KUTSALLIK VE KONFORMİZM KISKACINDA ÖĞRETMENLİK

 

Geldi, çattı yeni bir Öğretmenler Günü daha… Tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi, bu günde de sadece 1 gün için söylenen hoş sözlerin ertesi güne dahi taşınamadan uçup gitmesi, tek güne indirgenen tüm olay ve olgular için kaçınılmaz bir son olarak karşımızda duruyor. Bendeniz de nicedir kendime sakladığım tespitleri paylaşmak için, bu günün popülaritesini bir fırsat olarak kullanıp, içimi dökeceğim izninizle; Öğretmenler Günü’nün bir gün sonrası olan 25 Kasım’da çok fazla bir anlam ifade etmeyecek olmasının bilinciyle…

Toplumsal gelişim ve değişim sürecindeki etkisi bakımından öğretmenlik mesleğinin neden önemli olduğuna ilişkin verilen yanıtlar, genelde birbirine çok benzer:

“Geleceğimizi inşa ediyorlar, o yüzden…”

Oysa, bu meslek “Nasıldır?” ya da “Nasıl olmalıdır ki, geleceğimiz sağlıklı temeller üzerine inşa edilsin?” sorularına verilecek yanıtlar için benzer bir ortaklıktan söz etmek hayli güçtür.

Genelde maaş artışı ve özlük hakları gibi gerçek bağlamından kopuk ve ilgisiz faktörlere indirgenen öğretmenlik mesleğinin toplumsal statüsüne ilişkin, önceki yıllarda yazdığım yazıda da kısaca değinmek istediğim yaygın “kutsallık” atfı, sanılanın aksine mesleğimizin toplumsal algısının gerçeklikten tamamen uzak bir zeminde ele alınmasına bağlı olarak aslında zarar veriyor. Çünkü, kutsal olan dogmatiktir, sorgulanamaz; statiktir, dönüştürülemez; insan üstüdür, hesap veremez… Oysa mesleğimizin kutsallık kalkanıyla bulutların üzerine çıkarılıp dokunulmazlaştırılmasına değil, güncel koşulların dikkatli bir şekilde sorgulanarak yeryüzüyle temas etmesine daha çok ihtiyaç var.

Hem toplumsal açıdan hem de bizzat öğretmenler ve öğretmenlik mesleği açısından böylesi bir yeniden tanımlama ve sorgulama sürecinin ertelenmesi, ileride maliyeti oldukça yüksek bir pişmanlık vakası olarak karşımıza çıkacaktır.

1848’de açılan ilk öğretmen okulu olan Darülmuallimin’le başlayan sürecimiz, 1980’li yılların başındaki eğitim enstitülerinin üniversiteler bünyesindeki eğitim fakültelerine bağlanmasına kadar güncel yaşam koşullarıyla uyumlu bir şekilde iyi kötü ilerlerken, 1980 sonrasında iki temel kırılma yaşadı. Birincisi eğitim enstitülerinin eğitim fakültelerine dönüştürülmesini öngören 2547 sayılı YÖK Kanunu, ikincisi ise 2005 yılındaki müfredat değişikliği oldu. 2547 sayılı kanun sonrası eğitim fakültelerine dönüşen eğitim enstitülerinde akademi standartlarına göre yetişmiş akademisyen ihtiyacı karşılanamayınca, halen de devam eden Fen ve Edebiyat Fakültelerinden akademisyen transferlerinin bir sonucu olarak öğretmenlik eğitimi, pedagojik ve pratik bağlamdan tamamen kopuk teorik bilgi yığınından ibaret hale gelmeye başladı.

Öğretmenlerin güncel koşulların farkında, kendine yeten, şahsiyetini oluşturabilen entelektüel bir lider olmasından ziyade, bir teknisyene indirgenmesiyle sonuçlanan bu sürecin miladı da birçok öğretmenden duyduğunuz “Fakültede hiçbir şey öğrenmedim; ne öğrendiysem öğretmenliğe başladıktan sonra öğrendim.” aslında bu olaydır.

İlgisiz gibi görünen diğer kırılma ise yukarıda da sözünü ettiğim müfredat değişikliği. Bu değişiklikle birlikte önceleri bir şekilde öğrenme süreçlerinin tasarımına (ders planları yıllık olanlar vb.) kişisel dokunuşlarını da yansıtıp, ders kitapları da dahil olmak üzere tüm öğrenme materyallerini kendileri seçerlerken, bu değişiklikle gelen öğretmen kılavuz kitapları ve yayınevleri tarafından temin edilen ünitelendirilmiş yıllık planlar aracılığıyla öğretmen, konformizmin dayanılmaz cazibesine kapılarak edilgenleşti.

Oysa gelişmiş ülkeler öğretmen reformlarını yapılandırırlarken, “kusursuz müfredat” yerine “öğretmen”i güçlendirmeye dayalı özerklik ilkesi temelinde, ölçülebilir ve gözlemlenebilir standartlar yaratarak mesleğimizi profesyonel bir düzeye taşıdılar. Eğitim sistemleri ve toplumsal yapıları farklılaşsa da başarılı ülkelerin ortak özelliği “okul ve öğretmen özerkliği”.

Bu nedenlerden ötürü, uzun zamandır öğretmenliği gerçekçi ve katılımcı bir anlayışla yeniden tanımlama gibi bir hassasiyetinin çok uzağında seyrettiğimizi düşünsem de umut veren bazı gelişmelerden söz etmek mümkün.

Bunlardan birincisi, öğretmenlerin bu ihtiyaçlarını fark eden ve bu çerçevede kişisel ve mesleki gelişim ihtiyaçlarına çözüm üretmeye çalışan, bu alandaki ilk ve en etkin sivil toplum örgütü olan Öğretmen Akademisi Vakfı. 2009’dan bu yana, herhangi bir kâr amacı gütmeden, 160.000’den fazla öğretmenle kendi okullarında yüz yüze çalışmalar gerçekleştirerek, Türkiye’deki yaygın olumsuz hizmet içi eğitim algısını değiştirip, istediğinde öğretmenlerin neleri değiştirebileceklerini gösterdi ve göstermeye devam ediyor.

İkincisi ise ayrı ve uzun bir tartışmayı hak ettiğine inandığım için kısaca değinmekle yetineceğim Ulusal Öğretmen Stratejisi. 5 yıl içerisinde öğretmenlik mesleğinin yapısına dönük çok önemli değişikliklerin habercisi olan bu planı okuduğumda yukarıda ifade ettiklerimin yasal ve toplumsal bir zeminde kendisine yer bulacağına ilişkin inancım pekişiyor.

 

Sözü fazla uzatmak mümkün olsa da toparlamakta yarar görüyorum:

Kalkınma sürecinde oldukça ileride olan birçok ülke, eğitim sorununun çözümü için özerklik temelinde öğretmeni merkeze alan gerçekçi ve akılcı hamlelerle önemli mesafeler kat ettiler. Öncelikle hizmet öncesinde nitelikli öğrencilerin öğretmen adayı olarak seçilmesini sağladılar. Sonrasında çağın gerekleri, başta tarih ve kültür olmak üzere tüm toplumsal dinamikleri bütünsel bir bakış açısıyla değerlendirip, nitelikli bir öğretmen eğitimi vermeye çalıştılar. En sonunda ise öğretmene daha çok yetki, inisiyatif ve özerklik tanımaya dayalı güçlü bir kişisel ve mesleki gelişim projeksiyonu oluşturdular. Bu sayede, başta hemen herkesin çok özendiği Finlandiya olmak üzere pek çok gelişmiş ülke, onlar için gayet olumlu, bizler içinse hazin bir şekilde toplumsal gelişmişlik indeksi basamaklarından hızlıca çıkmaya başladılar.

 

Öğretmeni merkeze alarak onların donanımlarını yükseltip, daha çok yetki ve inisiyatif tanımadan toplumsal gelişmede üst basamaklara çıkmaya ilişkin Finlandiya Eğitim Direktörü Pasi Sahlberg’in şu sözlerine bakmakta yarar var:

“Finlandiya’da 1960’lara kadar eğitim düzeyi oldukça düşük kaldı. O dönemde yetişkinlerden sadece 10’da 1’i dokuz yıllık temel eğitim süresini aşmıştı; üniversite mezunu olmak ise nadir bir başarıydı. O zamanlar, ülkenin eğitim düzeyi Malezya ya da Peru ile kıyaslanabilecek düzeydeydi. İskandinav komşuları, Danimarka, Norveç ve İsveç’in ise gerisinde kalmıştı. Bugün, Finlandiya kamuoyu öğretmenlerinin değerini tanıyor ve onların mesleki kararlarına güveniyor. Mükemmel öğretmenler olmadan Finlandiya’nın mevcut uluslararası başarısı imkânsız olurdu.”

  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • LinkedIn

Pasi Sahlberg

 

Author: Mustafa Göktaş

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share This