TÜRKİYE’DE AKADEMİSYEN OLMAK (5) – Devlet veya Vakıf

Bu yazı dizisinin önceki bölümleri:
TÜRKİYE’DE AKADEMİSYEN OLMAK (1)
TÜRKİYE’DE AKADEMİSYEN OLMAK (2)
TÜRKİYE’DE AKADEMİSYEN OLMAK (3)
TÜRKİYE’DE AKADEMİSYEN OLMAK (4)

 

 

 

DEVLET VEYA VAKIF ÜNİVERSİTELERİNDE ÇALIŞMAK

 

Ne dermişler dışı seni, içi beni yakar.

Devlette çalışanlar, Vakıf’a geçebilseydik der, Vakıfta çalışanlar da devletteki gibi iş garantimiz ve rahatlığımız olsaydı diye yakınır.

 

Devlet üniversitesinde çalışanların başlıca sıkıntısı maaşların yetersizliğidir. Bunun dışındaki sıkıntılar genelde ferdi konulardır. Dersinizi verdikten sonra prensip olarak size karışan eden pek olmaz. Kaçta geldin? Kaçta gittin? Sorana pek rastlamadım.

Verdiğiniz dersleri denetleyen de yoktur. Kendi dersinize asistanı sokabilirsiniz. Dersinize gitmeyebilirsiniz de. Aynı dersi yıllarca tek satır değiştirmeden not kâğıtlarından dikte ettirebilirsiniz. Öğrencinin fazla itirazı olamaz. Olsa da pek kimse aldırmaz. Bu anlamda hocaların dokunulmazlığı vardır. Dolayısıyla üniversitelerde öğrencisine bir şeyler öğretebilen veya öğretmeyi umursayan hocalar azdır. Öğretim üyeleri arasında hayli standart farkı vardır. Bazılarının aslında derse girmemesi gerekir.

Taşra üniversitelerinde ise öğrencilerin gerçek anlamda yetişmesi imkânsızdır. Başta yeteli sayıda öğretim elemanı yoktur, sınıflar kalabalıktır, hocalar bıkkındır, dersler doğru dürüst yapılmaz. Hocalar, öğrencilere bol notlar vererek onları mutlu ederler[1]. Bu yüzden taşradan Yüksek Lisans yapmaya gelen öğrenciler, büyük şehirlerdeki köklü üniversitelerden mezun olanlardan daha avantajlı olurlar. YÖK bu haksızlığa göz yumar. Çünkü YÖK’ün esas derdi gençleri herhangi bir üniversiteye sokmaktır. Meşhur laftır “istimi sonradan gelir”. Aslında gelmez.

 

Ülkemizde 15-29 yaş grubundaki gençlerin ekserisi yabancı dil bilmez. İngilizce Türkiye Avrupa’daki 24 ülke arasında 24. , toplam 63 ülke arasında ise (çok yetersiz kategorisinde) 47. olmuştur[2].

Bu ocaktan yetişen sosyal bilimler hocaların çoğu her ne kadar doktora veya doçentliğe başvurduklarında yabancı dil sınavından geçerlerse de, aslında yabancı dil bilmezler, araştırmalarında kullanmazlar, yabancı yayınları takip etmezler. Bu, Türkiye çapında genel bir maraz haline dönüşmüştür. Türk akademisyenlerinin de ekserisi buna aldırmaz. Çünkü bir kere unvanı aldıktan sonra kimse sizi sorgulayamaz.

Yabancı dil sorunu yüzünden doçentler yıllarca profesörlük kazanamayınca bir kanun marifeti ile yüzlerce kişi bir gecede profesör yapılmıştı. YÖK döneminde ilk yabancı dil sınavları üç aşamalı idi. Ancak birçok aday başarısız olunca, bu tek basamağa indirildi. Devlet akademisyenlerden yabancı dil bilgisi talep etmekle birlikte, yeterli dil eğitimi verememiştir. Yani vermediği bir şeyi talep etmektedir. Çözümü, yurt dışında doktora yaptırarak bulma yoluna gidilmiştir. Ancak yurt dışında yapılan doktoraların kalitesi de sorgulanmamaktadır. Yabancı üniversiteler bizim gibi ülkelerden gelenlere kolay tezler verme eğilimindedirler. Neticede onları ilgilendiren alacakları ücrettir.

 

Aslında akademik hiyerarşide en önemli olan husus doktora savunmasıdır. Doktora çalışmaları 5-6 yıl sürer. Ancak tek bir kitaptan başka bilimsel yayını olmayan veya performansı çok zayıf olanlar bile 10-15 doktora öğrencisi yetiştirmiş olmakla gururlanırlar. Bu gibi hocalardan doktora yapmış olanlar, şayet kendi kabiliyet ve becerileri yoksa hocaları gibi yetersiz olmaya adaydırlar.

Akademik hayatta diğer bir basamak ise doçentlik sınavıdır. İki basamaklı sınavın ilki eser incelemesidir. Aday burada doktora tezinden üretmediği ve yayımlanan kitap ve makalelerini sergiler. Adaydan İngilizce “Sitation Index” adı verilen ABD’de endekslere girmiş bir dergide makalesinin yayımlanmış olması beklenir.

Aslında bu büyük bir saçmalıktır. Çünkü Türk dili, edebiyatı, tarihi, coğrafyası vb. hakkında yazılan bir makaleyi hangi Amerikan dergisi bassın ki? Ancak buna en yüksek puan verilir. Kendimizin güvenilir bir yayınımız olmadığından, YÖK kendi dergilerinin ciddiyetine inanmıyor anlaşılan. Sosyal bilimlerde akademisyenlerin bu indekslere girmiş bir dergide yayın yapması nerdeyse imkânsızdır.

Ancak puan almak için başka kriterler de verilmektedir. ÜAK’ın (Üniversiteler Arası Kurulu) kabul ettiği Türkçe bilimsel dergiler vardır. Zaten doçentlik sınavı ÜAK tarafından düzenlenir.

Eser incelemesinden başarılı olan aday, sözlü sınava davet edilir. Bir müddet sonra 3 veya 5 Profesör üyeden oluşan jüri adaya branşı ile ilgili sorular tevcih ederek adayın yeterliliğini inceler. Yeterli bulunan aday, doçentlik sınavını kazanmış olur. Şayet bulunduğu üniversitede bir doçentlik kadrosu mevcutsa o kadroya alınır ve daha yüksek maaş alır. Beş yıldan sonra profesörlüğe başvurabilir. Bu unvanı her üniversite kendi verdiği için bu süreç daha kolaydır. Vakıf üniversitelerinde ise pek kadro sorunu olmaz. Zaten bu gibi özel üniversiteler daha çok sayıda doçent ve profesöre muhtaçtırlar. Dolayısıyla sınavı kazanan doçent adaylarına veya beş yılını dolduran doçentlere neredeyse anında kadro verirler.

Vakıf üniversitesinde çalışan akademik kadrolar genellikle bir yabancı dil bilir. Gençlerin ekserisi yurt dışında doktora yapmış olanlardır. Artık yurt dışında da yabancı öğrenciler için bir hayli kolaylıklar sağlanmaktadır. Batı üniversitelerinde, yabancı öğrencilerin o ülkelerde kalarak rekabet yaratabilecek kabiliyetleri olmadığından, onlara daha kolay doktora unvanı verildiği söylenmektedir. Son yıllarda Avrupa’daki işçi ailelerinin yüksek eğitimli, akademik kariyere başlayan çocukları da Türk üniversitelerine başvurmaya başlamışlardır. Böylece en azından yabancı dil bilen elemanlarımızda artış olacağı anlaşılmaktadır.

 

Vakıf üniversitelerinde çalışma şartlarına gelince, bu üniversitesine göre değişmektedir. Sabah dokuz akşam beş mesai talep eden, hatta kart basarak girilip-çıkılan üniversiteler olduğu gibi, devlet üniversitelerindekine benzer, rahat ortam sağlayanları bulunmaktadır. Ancak vakıf üniversitelerinde hocalar daha fazla saat ders vermek zorundadırlar.

Her ne kadar onlardan eser vermeleri beklenirse de, bunun için herhangi bir teşvik verilmez. Çünkü vakıf üniversitelerinin ana gayesi bilim üretmek değil, öğrenci çekmek ve onları mezun etmektir. Dolayısıyla devlet üniversitesini kazanmamış ve para vererek okuyan öğrenciler, kapasitelerinin düşük olmasına rağmen devamlı yüksek notlar talep ederler. Neticede onların gönlünü hoş tutmak için basit sınavlar yapılır, devlet üniversitelerinde öğrenciye verilen notların %50-60 fazlası verilir. Çünkü yönetim devamlı öğrencilerin gönlünün hoş tutulmasını talep eder. Ebeveynler “şu hoca derse gelmiş-gelmemiş, oğluma-kızıma şu yapılmış” gibi şikâyetlerle sürekli telefonlar eder veya bizzat kendileri gelir. Ana babalar bu olağanüstü (!) çocuklarının o kadar yanındadırlar ki, notunu beğenmedikleri bir hocayı mahkemeye dahi verirler. Çünkü ebeveynlerinin bir kesimi için çocuklarının bilgi ile donatılmış olmasından ziyade yüksek notlu bir diploma alması yeterlidir.

 

 

Aslında vakıf üniversitelerine giren çocuklar şanslıdırlar. Çünkü başarılı hocalar tarafından eğitilirler. İdari ve akademik personel her zaman yanlarındadır. Devlet üniversitesinde bir öğrencinin hocasını ıvır zıvır sorularla rahatsız etmesi, şikâyette bulunması veya e-mail ile cevap talep etmesi düşünülemez bile. Ne demişler “gülü seven dikenine katlanır”. Daha iyi maaş olunca öğrencilerin bu gibi ufak tefek kaprislerine katlanılır.

Ancak vakıf üniversitelerinde ilkel kapitalist sistem sürer. Mütevelli heyeti başkanı ya sizin etnik kökeninizi, ya siyasi fikirlerinizi, ya bilimsel açılımlarınızı beğenmez veya yeterince sallabaş olmamanıza tahammül edemeyerek işinize son verir.

Bu benim başıma iki defa geldi. Çünkü ne kadar canla başla katkı sağlasanız da, sizi yıllık kontratlarla bu kurumda istihdam ederler. Yani devlet üniversitelerinde olduğu gibi kadro (tenür) sistemi yoktur. Çünkü devlette doçent olan bir kimse emekliliğe kadar görevinde kalır.

Vakıflarda ise keyfi yönetimler mevcuttur. Sanki bir etkisi olacakmış gibi sizden her yıl akademik performans raporu doldurmanızı isterler. O yılın en başarılı öğretim üyeleri arasında seçilirsiniz, bu da fark etmez. Eğitimden bihaber olan bir mütevelli heyeti başkanı ideolojik nedenlerle sizin işinizi sona erdirir.

Türkiye’de bilim adamlarına saygı bu kadardır. Devlette kapasiteniz olsa da 67 yaşında, vakıflarda ise herhangi bir zamanda ilişkinizi kesiverirler. Örnek aldıkları, bayıldıkları ABD’de öğretim üyelerinin emeklilik yaş haddi yoktur. Hatta kendi emekli olanların büroları onların tasarrufunda olmaya devam eder.

 

 

[1] Emrah Göker‘in İstifhanesi, http://istifhanem.com/tag/tasra-universiteleri/ (Erişim: 06.07.2015)
[2] B. Coşkun Demirpolat, “Türkiye’nin Yabancı Dil Öğretimiyle İmtihanı”, SETA, Temmuz 2015, sayı 131.

 

 

Kapak görseli

Author: Nadir Devlet

Prof. Dr., Türk Dünyası tarihi ve uluslararası ilişkileri uzmanıdır. 20 ve 21. yüzyılda Rusya, Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk halklarının geçmişi, bugünü, siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik yapıları üzerinde yoğunlaşmıştır.

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Share This